Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Mektup’

Bir Türlü Akmıyor Zaman…

Ne hikayeydi ama… Kısacık, sevimli… Bir yağmur damlası kadar saf ve temiz.. Bir güneş kadar parlak… Fidana duran bir tomurcuk kadar inatçı… Ama açık… Ama içten ve verici… Böyle algılamıştım ve böyle yaşamaya çalıştım… Fazla açık etmesem de benim açımdan gerçek buydu…

Çaldı yine ayrılık çanı… Kahrettim… Ne ayrılıklar yaşadım şu son süreçte… Anlatsam sayfalar yetmez… İnan hepsinde ağladım… Kendi kendime ıslandım… Bir sessiz gözyaşı, bir uslu hüzündü içimde büyüttüğüm… Hepsinde de aynı aşkla sevdim ve hepsini de aynı aşkla bitirdim… Bilinmez ki bu bitmeler nedir, neyi başlatır, bilmeden hayat… Yaşandı ve bitti… Akarsuya bırakılan mektup gibiydim, kupkuru…

“İncecikti
gül dalıydı
dokunsam kırılacaktı
dokunmadım
kurudu”

Şimdi tıpkı seninle olduğu gibi seslere teslim ettim yaşadıklarımı… Bazen yazıya döktüm duygularımı, bazen bir telefon konuşmasına… Neden bu kadar duygusal olduğumu sorarım kendime ve yanıt veremem her seferinde… Yaşadıklarım, derim genellikle… Bunlar da hayata dahil demekten kendimi alamam çoğunca.. Yaşadıklarıma bakınca üzerinden TIR geçmiş gibi duyumsarım kendimi… Haykırmak isterim taşlara, duvarlara… Daha çok odamda belki akşam karanlığında, belki yürürken kendi başıma düşünürken bulurum kendimi… Delilik, der geçerim… Kimseye gitme diyememenin güç yitiminde, kendi güçsüzlüğüme bakıp kızarım varlığıma… O yoğun duygusallık içinde en içten ve güzel mısralarıyla kafama her zaman şiirler doluşur…

“gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç
ağaçlar bükmesinler n’olursun boyunlarını
neden akşam oluyorum tren kalkınca
kırlangıçlar birdenbire çekip gidince
mendiller sallanınca neden tıkanıyorum
öyle çok acımasız ki öyle birdenbire ki
az önceki çiçekler nasıl da diken diken
gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç”

Şairdir bu… Bir müneccim gibi görmüştür sanki yaşadıklarımı da duygularıma tercüman olmaya yeltenmiştir tüm şımarıklığıyla… Yürektir bu… Böylesi zamanlarda ritmine kulak verip dinlemek ve en katışıksız haliyle onunla muhabbet etmek gerekir… Yürektir bu, tıpkı dilimiz gibi sürçer bazen… Gün olur aşktan bile tat olmaz olur insan… Ya kendi yalnızlığında kaybolur, ya kendi yalnızlığında çoğalırsın… Karşındaki bütün insanlara sana çoğalmanın anlamını anlatır gibidir… Bütün küçücük ve minicikliğine karşın, duruştaki onurlu mizahını yitirmemenin getirdiği gülümsemeyle bakarken tarihe, yaşanmışlığı bir kez daha takdir edersin… Ama sözdür bu… Haylazlıkta sınır tanımaz… Edepsiz ve tanrıtanımazdır… İsyankardır… Yürür ama iz bırakmaz… Bütün o haşmetine karşın sürecin ortasında filiz atan ayrılık hikayesine düğümlenmiştir bir kere söz ve artık bitmez… Bugün dinleyeceklerin yalnızca bir ayrılık türküsü, ama biten değil yalnızca başlayan bir türkü…

“Bir hikayenin sonu diyeceğim ama inanma….
Ve günlerden sonra bir gün desem belkiler gelsin aklına…
Demir aldı‎ limandaki gemiler deyince kendini anımsa
O yine sahilde bizimle beraber
O eski yoldaşı‏mız kimsesizlik sözleriyle daha bir dik dur…
Çünkü sonra,
Saat iş‏ler
Zaman geçer
Ve insan unuturmu‏ş
o sularda çimdik, bitti; köprüleri geçtik bitti
o elmanın tadı orda, o kuş çoktan öttü, bitti
artık çocuk değiliz, susarak da bir şeyler diyebiliriz”

dediğimiz bir zamanın ortasında mekansal ayrılıkların getirdiği hüzünle ağlıyor insan… Bu kez dökülen gözyaşı değil, sözcükler yüreğimizden… Bir demir leblebi gibi düşmelerde… Yüreği kırık bir adamın akşamı okşayan sesi… Şoselerde gizlice dillendirdiği şiirleri, yüreğinde pişiren bir adamın dost sıcaklığına açılan kapıdan içeri usulcana süzülmesi… Acemi ve haylaz bir kelimenin söz dinmeyen macerası, en kırılgan gölgesiyim hayatın. Bazen bezgin ve öfkeli… Ama dinmeyen bir macera bu… Bir Harley Davidson motor üstünde dünyayı arşınlamayı kafasına koymuş, sonra bir deniz kenarına oturup yakamozları taşlamış bir geçmişin üzerinde kafayı bulmuş 44 numara bir öykü… Öykü… Biliyor musun, her insanın bir öyküsü vardır… Kimi uzun yazılır kimi kısa… Ama tümünde yaşam anlatılır, konuşmaya başlayınca… İnsanın macerasıdır aslolan… Aslolan bir sıkılı tabanca gibi durmaktır hayatta… Çünkü ne der o koskoca Marx biliyor musun? “İnsan” der Marx, “bir süreçtir. Başkaları‎yla tamamlanır. Ne kadar çok başkalarını içerirse, o kadar insandır; ne kadar çok çelişkiyle tamamlanırsa o kadar özgürdür. Acıdır bu; ezici, sınayıcıdı‎r. Ki‏şiyi kırar, yokoluşa götürür, ölümüyle yüzleştirir…” O sürecin naçizane bireyleri olarak bizlerin de tamamlanmaya, ama çokca tamamlanmaya gereksinimimiz vardır aslında… Çünkü biliyor musun sevgili dostum, bir insanın eksilmesinin ne anlama geldiğini bile bilmeyen insanlar var bu dünyada… Bir insan eksilir yaşamınızdan, dünya çölleşir… Şairdir bu, bilir, sözü gediğine koymanın hünerini… Dostlar deyince akla geliverir hemen dizeler, dizilir kuş sürüsü örneği akıl haznesine…

“Dostlar
Irmak gibidir
Kiminin suyu az,
Kiminin çok
Kiminde elleriniz
Islanır boydan boya
Kiminde ruhunuz
Y‎ıkanır boydan boya”

Neden gidilir… Gitmek de önemlidir kalmak kadar bilirim… Yürek istemez ayak ister, ayak istemez yürek ister… Akıl işi olmaz kimileyin gitmeler… Kiminde boydan boya gidilir de eksilmez… Oysa paylaşacak onca şeyi arkada bırakmanın getirdiği hüzündür yaşananlar… Paylaşmayı ertelemenin önemini yadsıyamaz insan… Kalmak belki daha zordur gitmekten… Yalnızlık da kıyıda durmuş taşlar fırlatır, suda halkalar yayılır kıyısız hüzne doğru… O hüzünlü dağdağanın ortasında açar gönülküsmez otları, boyverir yediverenler ve sonra gülümsemeler, gülhatmiler… Krizantemler, begonyalar ortasında açınca bir dostluk yurdu sokağının gülleri, kokusu sarar insanı bir ömür boyu…

Ağlamaklı anlarda güzelleşir bazen insan… Bazen tüm hüznü yüzüne vurur da kimsecikler farketmez… Bazen ağlarken güzelleşir insan, bazen yüceleşir… Diyarbakır’da ölen bir akrabanın ardından dökülen gözyaşı olur, olmadı yitirilen sevgilinin ardından dökülen ırmak olur… Hepsinde akan hep aynı gönül suyudur… Kimi aşk dolu, kimi sevgi dolu… ama boydan boya insan dolu… Sonra, evet sonra o yakıcı soru gelir insanın aklına: What have I done to deserve this? (Bunu haketmek için ne yaptım?) Ne önemi var? Bir şey yapmış olmakla ilgili değildir aslolan… Başa gelen çekilir… Bir keman telinin ince duyarlılığıyla ‘çıt’ diye kırılıverir kalbin sesi… İncelmiş ve yumuşamıştır oysa, zaman sürtünmesinden… Her şey zamana yenilmiştir de biz faturayı kendimize mi yoksa ona mı çıkartacağımızı düşünürüz… Yine de o küçücük yüreğimizden taşan bilinçle akıllı olmanın gerekliliklerini becermenin edebiyatını yapacak kadar onurludur yüreğimiz. Oysa daha birkaç gün önce, henüz o askerdeyken, henüz dönmemişken buralara, bir av gibi koşmaktayken avcının önünde aşk kokan solumalarını duymuştur bu hassas kulaklar… Şimdi oysa, kırılmıştır yüreği sevgili kemanımın… Zaman en iyi ilacıdır aşk acısının derler, inanma… Bilirsin gerçi ama yine de tekrarlamak isterim, “yine de aslolan bir atardamar gibi / kalabilmektir hep aşkı‎n safında”…

Ağlamak iyi gelir böylesi anlarda… Bir ince duyarlılıktır yüreğin inleyen nağmeleri… Hepimiz birbirimizden daha duyarlıyızdır aslında kendi yaşadıklarımıza… Bakma sen/ben ayrımı yaptığıma… Bilirim bütün kemanlar ağlar… Ağlamayı yine de yüceltmek gerekmez… Sonra dile düşer, yeksan oluruz…

“İnce bir köprüdür ömrümüz
çok daha iyi bir dünyaya
işte bu yüzden sevgili dostum
ne olursa olsun ağlama”

Yüreği sürçünce insanın elinde değildir ağlayıp, ağlamamak…. Bilirim ama ne yaparsın… Bunlar da yaşama dahil… Giden gemi bir son değildir… Faturayı asla kendine çıkarma… Yaptıklarına inanıyorsan yapacaklarından başka, olanlara ve söylenenlere kulaklarını tıka… Kendi yüceliğinle büyürsün o doruklarda… İsmi lazım olmayanların yanında kendi değerini parlatma uğraşı vermek yerine, kendi yalnızlığında çoğalmak uğraşı vermenin de erdemine güvenmelisin sonuçta… Geride kalanlar mı? Aldırma… bulunur bir çözüm nasıl olsa… Doğrudur en az sizler kadar geride kalanlarda mutsuz ve huzursuzdur… Olsun… Nasıl olsa her ırmak akacak bir yatak bulur… O zaman hep bildik sorular gelir insanın aklına? O zaman neden, daha fazla çabalar insan? Ne demiş Nazım usta, anlarsın nasıl olsa…

“Fasulya gibi ya‏şıyorum son zamanlarda kuru fasulya gibi
Kuru fasulyanın pilakisi yapılır
Benden o da yapılmaz.”


Süreçtir bu, yaşanacaktır, yaşadıklarından başka… Acılı da olsa üstelik… Büyürüm kendi yalnızlığımda… Üzülme… Her seçim bir kaybediştir çünkü… Ardına bakma, kalanları unutma… O uzak kentte kendi başına çoğalmanın istencini duyunca yüreğinde atla bir otobüse, çık uzun bir yolculuğa… Ne demeli, nereden başlamalı, neler neler yiyip neler içmeli insan bilmem ki? Kendi yolculuğunda hem yolcu, hem kaptan olmanın sorumluluğunun getirdiği yüklerin bilinciyle, nasıl bir duyarlılık hırkası giymeli… Hangi tebessümle gelebilmeli hayatın kapısına…

“Ah kimseciklerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya…”

Zor dostum zor…. Mutlu olmak da kalmak kadar zor… Oysa azıcık çaba yeter… Hem nedir ki mutlu olmak dediğimiz şey? Birazcık duyarlılık hepsi o kadar… Mutlu olmak insanın korkmadan kendinin ayırdına varabilmesidir. Genişlemesine, derinlemesine, uzunlamasına, çapına uygun davranışlar geliştirmenin zor olmadığını biliyor olsak da becermek yetenek ister… Görünenler ortada… Kalbi kırılanlar yokuşunun kalfalığına soyunmuş onca ‘yığın’ arasında, insan kalabilmek de güzel… Sorun burada iyi ya da kötü karakterli olmak sorunu da değil aslında… Yalnızca aklını kullanmak meselesi… Ama nerdee… Kıralım kalpleri nasıl olsa yenileri bulunur diye geçiştirilemeyecek kadar önemli bir sürecin asli failler topluluğuna dahil olmanın yavanlığı yanında, asıl sorun ne biliyor musun? O kişilik denilen sürecin olgunlaştıramadığı, yaratamadığı insanın kendine yabancılaşması sürecinde sözü gediğine koymanın zamanı geldi de geçiyor denilebilir: En tatsız karakter, hiçbir karakteri olmayan kişidir. Ama olsun, yalnızlaşmanın getirdiği ağırlığın altında birey olmanın farkına dahi varmadan kendi başına kalmanın ne demek olduğunu öğretir onlara zaman… Öğrenmeyi biliyorlar mı peki? Zor… Çoğalmanın sayıdan çok nitelikle ilgili olduğunun bile ayırdına varamayanlar, kimsesizliğin ağır girdabında su alan takalar örneği, salınıp dururlar… Kimseleri yok yolun sonunda kendilerinden başka / Ve kimseleri olmayacak ba‏şkası olmayanın da… Unutulacak mı yaşananlar? Hayır, bin kez hayır… Unutmamak gerekiyor mutlaka… Çünkü dünyan‎ın en zor şeyi ilkeli kalabilmektir. Benim bu süreçte içinde bulunduğum yere ilişkin pek bir adlandırmada bulunamayabiliriz… Belki bir ince duyarlılıktır denebilir… Belki de omurgas‎ı rüzgarda bir gemiydi benim duyarlı‎‎lığım, g‎ıcırtı‎lı‎ bir arabanın içinde ıvır zı‎‎vır… Önemseme… Hesaba katma… Sadece dinle… Anlamaya çalış, yeter…

Bu süreç devam etmeli, edecek… Kırık kemanlar orkestrasının bireyleri olarak, iletişimsiz kalmayalım abiler, ablalar… Bazen sıcak ekmek gibi kokar merhaba, unutma… Uzun yazmak, uzun konuşmak değil sorun… Sorun yalnızca diyalogsuz kalmamak… Sevmek birbirimizi… Ölesiye belki de… Büyütmek bir ağacı aynı özenle… Kıskandıracak denli üstelik herkesi.. Çünkü mutluluk, bir yerde ve her yerde hiçbir şey beklemeden dünyayı‎ ve insanları sevebilmektir. Şimdi buralarda, en azından bu mekanda daha yalnızım… Çoğalmalıyım… Akmayan zamanın teslimiyeti altında kendi tarihimi kendim yazmalıyım… Duvarları hapishaneden bozmalı, yaşama adamalıyım… Of, offf…. Geçmiyor zaman…

“Bir türlü akmıyor zaman
kaskatı‎, donmuş
alıp askıya asılabilir
b‎ıçakla kesebilirsin
Hapiste gibiyim
Hapiste en insafsız gardiyan:
Zaman”

O zamanın efendisi olmayan kendi bencilliğimde, gidenleri arıyorum… Giden midir terkeden, kalan mıdır terkeden bildiksözün ötesinde terkedeni değil de terkedilmeyi, bir başına kalmayı sorguluyorum… İnsanı sorguluyorum… En çok kendimi sorguluyorum… Her seferinde hikayeyi yeniden, yeniden yazıyorum… Bazen yargılayan, bazen de yargılanan oluyorum… Faturanın bütün yükümlülükleri altında saflaşmaya çalışıyorum… Bir çaba hiç değilse… Gidenleri özlüyorum… Bu giderek daha da yakıcı bir hal alıyor… Tüm gidenler gibi sizlerin gitmesinin bende yarattığı sarsıntıları aşmaya çabalıyorum.. Heyhat… Zor süreç… Anlamaya başladıkça karmaşıklaşıyor, karmaşıklaştıkça daha fazla anlamaya başlıyorum… Zor yazıyorum… Oysa ben kendimi dünyanın en hızlı yazan insanı olarak görürdüm.. Bu yavaşlamanın nedenlerini sorguluyorum… Kendimi arıyorum… Gülen gözleri… Çoğalmaya çalışıyorum… Kendi saçlarımdan tutarak bu bataklıktan kurtulmaya çalışmanın çaresizliğini yaşıyorum… Yaşıyor muyum? Salt düşünüyorum… Sizlerin üzülmenizi istemiyorum… Bütün bu olan biteni bir düş gibi, bir öykü gibi yeniden, yeniden okumanızı istiyorum… Bir yerlerde çalışmanın getirisi götürüsü bir yana önemli olanın, içindeki çocuğu büyütmek olduğunun ayırdına varmanızı öneriyorum… Yalnızca bir öneri, hepsi o kadar… Bütün bu yazılanları koca bir adamın halüsinasyonları diye de okumak olası elbette… Sevilmeyi bilmek kadar sevebilmek de önemli değil mi sence… Bütün çabamız bunun için aslında…

“Bu bir son değil….
Her bitiş bir başlangıçtır…”

Bir dostun damıtarak yazdıklarını fazla abartma… Bir sesli konuşma insanlararası, bir yüksek perdeden dertleşme belki de kim bilir… Her şeyi sindirmeye çalışan bir eğilim taşısam da, unutulmayı kolay kolay kaldıramıyorum… Bir yoğun akışkanlık içinde dillendirdiklerimi paylaşıma açılan yüreğin içinden saçılanlar diye de okumak olası aslında… Bu bir son değil üstelik, henüz başlamamış sayıyorum her şeyi… Sizleri sevgiyle kucaklıyorum, buralara yolunuz düşerse bir ‘alo’ deyiverin gitsin… Görüşürüz nasıl olsa… En azından unutmayın…

“Seviyordum sizi bu aşk belki
İçimde sönmede bütünüyle
Fakat üzmesin sizi artı‎k bu sevgi
İstemem üzülmenizi hiçbir ‏şeyle
Sessizce, umutsuzca seviyordum sizi
Kah ürkeklik, kah kı‎skançlı‎kla üzgün
Bu böyle içten, öyle candan bir sevgiydi ki
Dilerim bir ba‏şkasınca da böyle sevilin”
(Puşkin)

Read Full Post »