Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Kitap’

İnsandır Sever…

İnsandır sever… Bazen dağların ardında beliren güneşin kızıllığında, bazen bir aşkın notasız metaforunda, bazen de yaşamın en sessiz çığlığında bulur kendini… Onulmaz yaralarla yaşamak tercihidir kimisininki… Adına yaşam denilen kendi halleridir aradıkları… Sürrealist bir uğraşı andırıverir her boyutta… Bu uğraş hiç bitmez… Kimileyin hayatın en ince keman telinde bir dal gibi ‘çıt’ diye kırılıverir yüreğimiz… Kırılmaların sayısıdır önceliklerimiz… Ateşin çıtırdaması güzeldir, yüreğin değil… Mutluluğun resmini yapma uğraşına kalkışan her haddini bilmezin sırça yüreğinde duyduğu kırılmalar, sözcüklerin anlatamayacağı kadar ağır tanımlamalar gerektirir… Bir iş makinesi yorgunluğuyla yumak yumak olmuş bakışların derinliğinde insan, yüreğinin ezgisini henüz keşfedilmemiş denizlerinin uzaklığında kaybetmek ister… O kırılmaları anlatmanın güçlü girdabında kaybolmaya yüz tutmuş ötekilerin hikayesi bu kez içerden bir ses olup çıkıyor karşımıza… Dağlardan kentlere, içerden dışarıya kendi halinde bir mektuba benzer çoğu kez yazarın dili… Sevenlere…

Umut etmek güzeldir… Mavi ve güneşli bir gelecek düşüyle süslenen her resmin kendi çerçevesinden çıkma gayretine benzer umudun güzelliği… Hatıralarını yüklemiş olduğu küfesiyle çıkmakta olduğu yokuşun başında durup dinlenmek şansı bulamayanların, çoğunluk olduklarını bilerek çıktıkları bir yorulmaz hikayedir aslında bütün yaşananlar… Paramparça… Işıksız… Çıkmak, yeniden gülümseyebilmek yaşama… İlk köşe başında en çok düşlediğiniz şeyi yapabilmek hakkını ironik bir şekilde gerçekleştirebilmek… Geleceğin tapu kadastroya uğramamış sayfalarından en güzelini bulma uğraşıdır çabaları… Güneşli geleceklerin ufkunda buluşmaya kavilleşenlerin kendi hallerindÖpücüke Bedreddin olma öyküsüne yaptıkları bir göndermedir çoğu kez… Adanmış ömürlerin imbiğinden süzülüp gelen tersinmelerle dolu vedalaşmalardır eskiye… Bir kente, bir semte, olmadı bir sokağa odaklanan yaşamın özgüllüğünden çıkıp insanın kendi seyrince yollara düştüğünün resmidir olup biten her şey… Bir seyir defteri güzelliğinde Cihangir’de yeni bir boyuta taşınan kent odaklı avuç dolusu öykü… Şaşırtıcı…

Read Full Post »

Gogitidze

Tarih bilinci, geçmişin bilgisini, güncel bilgiyle ve her ikisini, geleceğe yönelik bilinmeyenin bilgisiyle işleyip, birleşime ulaşıp, yorumlama ve değişim, dönüşüm sürecini kavramaktır. Tarih bilincinin belirleyici unsuru, süreci kavratmasıdır. Tarihsel bilinç, geçmişten alınan insan aklının bilgisinin, bugün yeniden üretilmesidir.

Bir soyağacı ne işe yarar sorusuna verilebilecek en iyi yanıt insanı insana ulaştırmasıdır diye özetlenebilir.

Gerçekler acı şeylerdir. İnsanın kendi gerçeğini bilmek kadar acı veren şey yoktur aslında… Bu bakış tarzını biraz daha genişletirsek bir ulusun geçmişine bakmak her zaman bugünküleri üzen bir şeydir…

Bu acılı tarih bir başlangıçtır düne ait… Bu soyağacı geçmişin kavranması, geleceğe dönük yüzümüzün daha fazla aydınlık olması için ele alınmış, biraz masumane, biraz sınırlı, biraz ‘kendi çapında’ ama bütünüyle özverili bir çalışmanın ürünüdür. Eksikleri ve hataları belki de bir ilk olmanın verdiği yetersizlikten, diller arası doğan geçişim sorunlarından ve aslında birçok tarih bilimcinin, – Türk, Kafkas, Gürcü, Rus – birlikte oluşturması gereken ama bütün bu ağır yükün altından tek başına kalkılmaya çalışıldığı özverili bir çalışma… Soyağacına bakarken bu nedenle azıcık insaflı olunması gerektiğini naçizane belirtmek durumundayız. Üstelik bu kitabın ortaya çıkış süreci bir yana, salt Türkçeye çeviri sorunu bile başlı başına eksikler taşıyan, belki de ‘kafa göz yaran’ yanlışlar taşısa da bütün bunların ‘maddi hata’ olmaması dileğinden öte bir iyi niyet sunamayacağımızın da bilinmesi gerekmektedir.

Tarihte geriye dönüşün olmadığını, yaşanmışı bir kez daha yaşayamayacağımızı, her şeyin bir kez olduğunu bilmek zorunluluğumuz bu acılı soyun özelinde koca bir Gürcü ulusunun trajik geçmişini tüm çıplaklığıyla göz önüne sermektedir. Geriye dönüşleri arzulayabiliriz elbette, her zaman geçmişe dönüp alınması gereken bir şeyler bıraktığımız duygusunu yaşayabiliriz. Oysa bilinmesi gereken şey geçmiş el süremeyeceğimiz bir yerdedir… Çok uzaktadır… Onu bilmek olası da olsa yeniden yaşamak olası değildir. Yeniden yaşayamayacağımız şeyleri bilmek hakkımızın olmadığını düşünmek ise tamamen aymazlık olur. İnsan insanın tarihini, ulusun üyeleri ulusun tarihini bilmek zorundadır. Yeniden yaşamak diye bir şey yoktur, bu doğru. Geçmişin bilgisinde insan kendini görür. Tarih ne de olsa insanın tarihidir. İnsan tarihine kendisini bilmek için yönelir. Tarih bilinci tarih üzerinde temellenir, tarihte bilinç koşullarınca gerçekleşir. Bilinç zorunlu olarak tarihseldir. Tarih de bu bilincin ürünüdür. Bilinçsiz varlıkların tarihi yoktur. Bu nedenle biliçli varlıklar olma yolunda atılacak ilk adım kendi tarihini ve genelde insanın tarihini bilmekten geçer. Gogitidze soyunun özelinden baktığımızda karşımıza çıkan Gürcü tarihi, hepimizi oturduğumuz yerde rahatsız edecek kadar ürkütücü ve öğreticidir.

Geçmişini anlamayan onu bir daha yaşamak zorundadır. Bu bize kendimizi neden tanımamız gerektiğini, neden böylesi bir soyağacının sayfaları arasında insanı aramak gerektiğini, neden geçmişin o trajik anlarında acılanmamız gerektiğini bize döve döve öğretir.

Belleği olmayan toplumlar, ne kazandıklarının, ne de yitirdiklerinin değerini bilirler. Bir toplumun belleğini oluşturma yönünde atılacak iyi niyetli bir yaklaşımın arkasında durmaksa gerçek bir sevgiyi ve kendini unutmamışlığı içerir. Ne de olsa unutulmamalıdır ki, böyle bir çalışmanın sırf Türkçedeki serüveni bile birkaç aya sığdırılamayacak kadar uzundur. Kendi ülkesindeki serüvenini anlatmaya ise belki uzun yıllar demek daha doğru olur.

“Yeryüzünde birinin doğup büyüdüğü toprakları kaybetmesinden daha büyük bir acı yoktur.” Bu sözler bundan tam 2431 yıl önce yani MÖ. 431 yılında Euripides tarafından dile getirilmiştir. Bu acıyı yaşayan her ulus gibi Gürcü ulusunun da kendi tarihine sahip çıkmasını beklemek, kendi kimliklerini dile getirmelerini istemek ve dillerini yaşatmak için olsun sıradan çabalarını esirgememelerini istemek belki de hepimizin acısını hafifletecek bir unsurdur.

Kendi topraklarından uzakta, acılı bir sürecin ortasında bir güneş gibi parlayan geçmişini arkasında almış bir ulusun başını önüne eğmesini istemek kadar bencilleşmenin de, bananeciliğin de öyle kolay sindirilemeyecek bir eksiklik olduğunu belirtmek durumundayız. Çünkü insan bir sürecin ürünüdür. Başkalarıyla tamamlanır… Ne kadar çok başkalarını içerirse o kadar insandır. Hepimizin daha fazla insan olmaktan başka nasıl bir amacımız olabilir ki?

İnsanın en kritik noktasının zihni olması nedeniyle zihnimizi teslim alma yolunda atılan her adımın önünde ulusal bir bilinçle durmak insanın kendi geçmişine karşı sorumluluğudur. Zihne bir kez ulaşıldı mı, mermilere bile gerek kalmadan insan yenilgiye uğratılabilir. Bu bizim zihnimizin kendimize ait olduğunu unutmamız demektir. Bu nedenle zihnimizi kendimize ait keşfedilmemiş bakir alanlar olarak yalnızca kendimize ayırmak ve oranın keşfini kendimiz yapmak şansını yakalamak için hiç olmazsa dilimizi olsun unutturma çabalarına karşı seferber olmak hakkını kendimizde görmeliyiz. Dil, ait olduğu insanların etrafında büyülü bir daire çizer çünkü. Öyle bir daire ki başka bir daireye atlamak dışında buradan bir kaçış yoktur. Bunun dilimizi unutmamamız gereken bir özellik olduğunu vurgulamalıyız. Çünkü insanlar kendi tarihlerini kendileri yaratırlar. Fakat bunu canları çektiği gibi yaratmazlar; kendi seçtikleri koşullarda değil, zaten mevcut, verili ve geçmişten aktarılmış koşullarda yaratırlar. Çoktan unutulmuş birçok Kafkas halkının tarihini paylaşmamak için, örneğin çoğumuzun adını bile bilmediği Ubıh ulusu gibi bir sonumuzun olmaması için bile bu soyağacına dikkatli bir şekilde bakmanın gerekliliği anlaşılabilir.

Kızılderili reisin beyaz adama yazdığı aşağıdaki mektubu, kendi yazgılarının geçmişteki yanılgıları tekrarlamaktan kaynaklandığını bilmeyenlere örnek olması için anmak da yarar olduğunu düşünüyoruz. “Biz Kızılderililer, bir su birikintisinin yüzünü yalayan, rüzgarın sesini ve kokusunu severiz. Canlıların yok edildiği bir dünyada insan ruhu yalnızlıktan ölür gibi geliyor bize. Unutmayın, bugün canlıların başına gelen yarın insanların başına gelir.

Şu gerçeği biliyoruz… Toprak insana değil, insan toprağa aittir. Ve bu dünyadaki her şey, ailenin bireylerini birbirine bağlayan kan gibi ortaktır. Bu nedenle dünyanın başına gelmiş olan her felaket insanın da başına gelmiş sayılır.”

İnsan, onu hatırlayan son kişi kalana kadar yaşar. Bizleri hadi bir kalem geçelim ama, geçmişte yaşayan o güzel insanların unutulmasına insanın gönlü el vermiyor… Bu nedenle bu soyağacı başucumuzda öğrenmemiz gereken tarihimizi bize öğretmeye çalışan bir anı olarak durmalı… Eksikliği bile acı verir insana…

Read Full Post »

Bilgeliğin Yedi Sütunu

Bilgeliğin Yedi Sütunu, Lawrence’in kaleminden bir tek gerçeği içerir:
Savaş Hiledir…
[Çinli Bilge Sun Tzu]

Osmanlı’nın son demlerinde ‘kutsal’ toprakları İslam olmayanlardan korumak adına yapılan ‘fedakarlık’, kimi bakir beyinlerde henüz halüsinasyonlara neden olmaya devam etmektedir. O toprakların ‘din’ adına savunulması varken, Arapların İngilizlerle işbirliği yaparak ‘bizi’ oralardan kovmuş olmaları, bu nedenle zor anlaşılır bir şeydir… Bu durum çoğu kişinin içinde kanayan bir yaradır aslında, belli etmeseler de… Bir tür emperyal duygusallık işte… Başkasının toprağını savunma konusunda gösterilen bu tevazu, doğal olarak karşılık bulamamıştır, bulamazdı da…

Hayatın bizzat kendisi gibi, tarih de bize elden kaçan, hareketli, birbirlerine çözülmez bir şekilde dolanmış ve birbiri peşisıra yüzlerce farklı ve çelişkili çehreye bürünebilen bir sorunlar yumağı olarak gözükmektedir. Bu karmaşık hayata nasıl yaklaşılabilir ve onu kavramak veya en azından ona dair bir şeyleri kavramak için onu parçalara nasıl bölmek gerekmektedir? Yakın tarihin trajedilerini henüz belleğinden silememiş bir toplumun bireyleri olarak, kendi ‘dindaşlarımız’ tarafından, topraklarından nasıl kovulduğumuzu anlamama lüksümüz bulunmamaktadır. Hilafetin esneme/sünme/bükülme inceliğinden yoksun politik manevralarının uygulayıcısı olarak Anadolu insanının, o topraklarda nasıl ‘telef’ olduğunu içimiz sızlayarak anmak dilimizde kırmızı bir tat bırakır. Beyaz yalanlar zamanı… Varlıksal varoluşu emperyal bilinçle koşullandırılmış bir İngiliz casusun akıl almaz cesareti, zekası ve politik kıvraklığının uyuyan bir kabile toplumunu nasıl bir ulusal bilinçle ayaklandırmayı başardığı elbette hatırda tutulmalıdır. Yakın tarihin bu didaktik serüveni, Bilgeliğin Yedi Sütunu adlı kitapla bu kez ilk elden, bizzat Arabistanlı Lawrence’in kaleminden karşımıza çıkmaktadır…

Kızılderililer, “Toprak insana değil, insan toprağa aittir. Ve bu dünyadaki her şey, ailenin bireylerini birbirine bağlayan kan gibi ortaktır. Bu nedenle dünyanın başına gelmiş olan her felaket insanın da başına gelmiş sayılır…” sözünü sık sık yinelerler… Osmanlı için felaketler zinciri Arabistan yarımadasında cisimleşmiş, sonrasında bir silsile şeklinde organizmayı saran bir hastalığa dönüşmüştür. Bu sürecin içerisinde acısıyla, yaşadıklarıyla, aptallığıyla, zekasıyla, açlığıyla ve yaşadığı zevkleriyle insan başat bir görev edinmiştir… Çünkü insan bir sürecin ürünüdür, başkalarıyla tamamlanır… Ne kadar çok başkalarını içerirse o kadar insandır… Hepimizin daha fazla insan olmaktan başka nasıl bir amacı olabilir ki? Bu nedenle tarih öğrenmeyi içerir… Bir anı kitabı değildir… Acı konuşur… Bazen kekremsi bir tat bırakır ağzımızda, bazen süslü sürprizlerle dolu bir gizemliliğin ardından usulcacık gülümser… Ama öğretir…

“Gerçek, çok seyrek de olsa bazen çıplaktır ama hiçbir zaman basit değildir.” diyor E. Said… Yukarıdaki ifadelerden olmak üzere Osmanlı’nın Arabistan serüveninin trajik bir şekilde sonlanması kolay formüllerle açıklanabilir belki… Bu tip konularda hepimizin heybesinde taşıdığı bazı genelgeçer uzmanlık reçeteleri vardır… Ama her şeyden öte, Osmanlı’yı başkalarının topraklarında at üstünde kılıçsız bırakan adam bir İngilizdi ve bu nedenle oturup düşünmemiz için henüz geç sayılmaz… Çıplak her zaman basitlik değildir çünkü…

Tarihçi olmak için herhangi bir büyük yeteneğe gerek yoktur; çünkü tarih kitabında, dehanın elde edebileceği tüm büyük özellikler hareketsizdir. Olgular apaçık ortadadır, bu nedenle zekayı kullanmaya gerek kalmaz. Tasarım gücüne büyük ölçüde yer yoktur; yalnızca düşük düzeyde bir şiir yazmak için gereken kadarı yeterlidir. Gereken özenle kullanması koşuluyla biraz kavrayış, dikkat ve anlayış, bu iş için herkese yeter. Bu uzakgörüşlü ve incelikli tutum, demiri tersine bükme cesareti, kendi üstleriyle çatışmak pahasına aykırılıklar içeren tavır alış, yaşadığı toprakların sahibi olan bir ulusun çözümlemesini akıl ve zekayla irdeleyebilme yeteneği ve bütün bunlardan sonra yaşadıklarını en mahrem ayrıntılara varıncaya kadar, cinsellik dahil bütün boyutlarıyla yazabilme becerisi okuduklarımızın bir anı olmaktan çok tarihsel bir içerik taşıdığını gösterir. Belleği olmayan toplumlar, ne kazandıklarının, ne de yitirdiklerinin değerini bilirler. Bir toplumun belleğini oluşturma yönünde atılacak iyi niyetli bir yaklaşımın arkasında durmaksa gerçek bir sevgiyi ve kendini unutmamışlığı içerir. Bu nedenle Lawrence’in yaşadıkları bir bellek çalışması, hafıza kayıtlarının temize çekilmesi ve metamorfoz/başkalaşım yaşayan bir toplumun önünde belki yeni dinamiklerin oluşmasına yardımcı olacak temel dayanak noktaları oluşturacak kadar yetkin bir öneme sahiptir…

Kendi nesnel koşullarından soyutlanmış, daha çok kulaktan dolma bilgilerle geçmişi öğrenme alışkanlığındaki bir toplum olarak çoğumuzun bilinci ‘ulusun tarihi’ anlamında bölük pörçük bilgilerle doludur. Anneannelerimizden, babaannelerimizden hikayelerin içimizi sızlatan sonlarını dinlerken, çoğumuzun yüreği titremiştir acı gerçekler karşısında. Oysa bütün öngördükleriyle ulus tarihimiz öylesine öğrenilmeyi hak eden, öylesine dudak uçuklatacak gerçeklerle örtüşür ve doludur ki, onu kavramak ve anlamak için hani deyim yerindeyse dirsek çürütmek gerekir. Çünkü öğrenmek sabır işidir…

Geçmişin ağır süreçlerinde damıtılarak elde edilen onca bilginin heba olmaması, geleceğimize ışık tutması, bugünümüzü aydınlatması için bütün bu bilgilerin eksiksiz ve tam olarak ele alınması ve yeniden sunulması bir zorunluluk olarak görülmektedir. Bu aynı zamanda bizim ulus bilincimizin ‘kültürel’ bir boyutta yeni sıçramalar yapmasına da uygun zemini yaratmak fırsatını verecektir.

Osmanlı’nın Arabistan serüveninde çektiği acılar bugün bile unutulmuş değildir. Birçok antik yüreğin geçmişe bakan gözleri arada bir şahlanıp imparatorluk düşüne yatarken, ahlar ve vahlar arasında puslu gözlerle Arap Yarımadası’na, Filistin topraklarına ve Cezayir’e kadar uzanan bir haritanın kahredici büyüklüğüne göz atarak dalıp gitmekten kendilerini alamazlar. İşte böylesi bir serüvenin ‘çanına ot tıkayan adam’ olarak tarihe geçen ünlü İngiliz casus T.E. Lawrence namı diğer Arabistanlı Lawrence, bütün Arap İsyanı’nın önderliğinden öte bir kişilikle biraz da edebiyatçı kişiliğiyle tarihe mal olmak için duygulu bir anlatımla Arabistan macerasını kaleme alır. Bu yapıtta bütün arka plan çalışmanın eksiksiz anlatıldığı söz konusu kısa süreç boyunca Osmanlı’nın nerede ve nasıl telef olduğunu ve ne için oralarda ayak sürüdüğünü anlarken, insanın yüreğinden kopup gelen öfkeye kapılıp gitmemesi için kendini olduğu yere –amiyane deyişle– çivilemesi gerekmektedir. İmparatorluk düşü çoğunluk için çelik çomak oynamak gibi algılanınca birilerinin çelik, birilerinin çomak olduğu kaçınılmaz son kapıyı çalmakta gecikmemiştir. Kapıyı çalan çeliğin adı İngiliz casus Lawrence’tir.

Lawrence’in öncelikli hedefi Osmanlı İmparatorluğu’nu yenilgiye uğratmaktı. Bunu başardı da…

Herkes rüya görür ama herkes aynı yoğunlukta değil… Geceleyin zihinlerinin tozlu hücrelerinde rüya görenler, gündüzleyin bunun boş bir şey olduğunu anlamak için uyanırlar. Ama gündüz gözüyle hayal kuranlar tehlikeli insanlardır; çünkü hayallerini mümkün kılmak için açık gözleri ile oynayabilirler. Lawrence bunu yaptı… Yeni bir ulus yaratmayı, kaybolmuş bir etkiyi eski haline getirmeyi, ulusal düşüncelerinde var olan esinlenmiş rüya sarayını inşa etmeleri için yirmi milyon Sami’ye vakıflar vermeyi düşündü. Böylesi bir amaçla onların bilinçlerindeki ‘doğal soyluluğa’ seslendi ve onları yönlendirdi…

Şimdi rahat koltuklarımıza kurulup geçmişin aşıyla yeni bir çorba yapmak için didinenleri izlerken, dünle bugünün karmaşık ilişkiler sürecinde dünü anlamak için antik yüreklerden, çağdaş ve ilerici beyinlere dönüşen varlığımızı gerçeğin ellerine teslim etmenin zamanı gelmiştir diyebiliriz artık…

Bütün bu saptamaların mihenk taşı elbette ilgimizi ve bilgimizi artırmak adına Bilgeliğin Yedi Sütunu adıyla, Chiviyazıları Yayınevi tarafından yayımlanan kitaba ilişkindir… Lawrence, Osmanlı Ordusu’nun ahmaklığında bir ölçü bulunmadığını söyleyebilecek kadar fanatik bir Arap milliyetçisi gibi konuşmaktan kendini alamaz… Benzer şekilde üniformasını taşıdığı ordu adına yaptığı sahtekarlıkları da sırası geldiğinde bütün çıplaklığıyla itiraf etmekten kaçınmaz… Sivri diliyle içinde yaşadığı toplumu, Arapları anlamak için onlar gibi düşünmeye kendini alıştırır… Onlar gibi yer, onlar gibi düşünmeye çalışır… Yeri geldiğinde güce başvurmaktan, politik kurnazlıklar sergilemekten ve dans etmekten kaçınmaz… Savaşın hile olduğunu ve politikanın nasıl yapılacağını çölde öğrenmek, Lawrence için işin kolay tarafıdır.

Her kuşak tarihi yeniden gözden geçirmelidir. Tarihe yeni bir kan vermek ve statükoya tapınma denilen sayrılık boyunduruğunu kırmak gençlerin işidir. Zaman zaman yeniden gözden geçirilmeyen tarih yavaş yavaş ölür ve toplumsal oluşumun dramatik iniş çıkışlarının yerine, geleneksel söylencelerin durgun görüntüsü geçer. Bu nedenle Bilgeliğin Yedi Sütunu önümüze eşsiz bir fırsat sunmaktadır… O acılı tarihin satır aralarında yapılan yanlışlıkların ayırdına varmak, geçmişi bir kuyumcu titizliğiyle teraziye vurmak ve geleceğin masum bir çocuk gibi elimizde büyümesini seyretmekten kaçınmak hakkına sahip değiliz… Lawrence’i yargılamak, hayran olmak, aşağılamak ya da yoksaymak yerine onun varlığıyla örtüşen yakın tarihi bir kez neşter altına yatırmak gerekmektedir… Bu tarih daha çok operasyon kaldırır…

Tarih yazımının aslında bir geçmiş yazımından çok bir gelecek yazımı olduğu söylenebilir. Bu nedenle geleceğe ilişkin birçok değişkenin önümüze serildiği bu süreçte hepimizin dün kadar yakın, en fazla yüzyıllık bir yalnızlık kadar yakın bir geçmişi öğrenmekten kaçamayacağımız gerçeğini görmemiz gerekir. Irak Savaşı, Kıbrıs’a ilişkin gelişmeler ve Avrupa Birliği süreci bu bilinçli hareketlerle değerlendirilmeli ve tarihe anlı şanlı bir ulus olarak geçmenin anlamını kavramak için şu kötünün iyisi Osmanlı kimliğini aşmanın önemi şiddetle kavranmalıdır. Yoksa bir gün yine bir tek Lawrence’in şahsında koca bir ulus yine kuyumcunun terazisine gelmeyecek ağırlıkta lafların altında ezilmek durumuyla karşı karşıya kalabilir… Bu nedenle Bilgeliğin Yedi Sütunu yakın tarihe ışık tutması anlamında birinci elden okunması gereken bir yapıt olmanın ötesinde, bu topraklarda Lawrence efsanesinin üzerindeki bütün sırları eteklerinden dökmesi anlamında önemli bir yapıttır… Üstelik bugüne kadar bütün bu süreci daima ikinci elden öğrenmek durumunda kalanların, bu üç ciltlik tarihi bilgelik sütunu önünde secdeye varmamaları için bir neden bulunmamaktadır. Bu kitap Lawrence efsanesini değil, Lawrence’in kendini anlattığı bir anı-tarihtir… Savaşın ve maceranın gizli kalmış dünyasından tat alabilen her okuyucu için bu kitap, bir hazine kadar değerlidir dersek abartmış sayılmayız…

Read Full Post »

Opré Roma!

Her dilde onlarca hatta yüzlerce atasözü vardır, tıpkı bizde olduğu gibi… Ama çingenelerde bir tek atasözü vardır: Evde oturan ölür… Bu küçük belirleme bile koca bir halkın kimliğini açık eden turnusol kağıdı gibidir.
Şu şiir onları en iyi tanımlayan resimdir aslında:

Yabancı ülkelerde gezinip duran,
Bu cepleri falla dolu baldırı çıplaklar
Gelecekten başka bir şey taşımazlar yanlarında…

Onlar çocukluklarında günlük tutmayan toplumlardandır, onlara ilişkin her şeyin bilindiği sanılır. Çingenelerin tarihi, dil, din ya da toprak gibi bir ulusun alışılagelen özellikleriyle kaynaşmaksızın sağlam kültürel bir yapı sunan bir halka aittir. Geri dönmüş ve bilindik doğal bir felaket gibi kovalanan, bir yandan da hoşgörülen bir halk…

Ortak bir dile ulaşma arayışı, uzun tarihleri boyunca halklarının arasında açılmış çatlakları kapatmak isteyen ve Avrupa’nın nüfusuyla uzun zamandır birlikte olmaktan dolayı kendi saflarında meydana gelmiş ayrılıkları aşmanın bir yolunu arayan bazı Çingenelerin yeni keşfettiği tutkulardan yalnızca biridir. Çingene olmak yalnızca Çingeneler arasında doğup büyümekten ibaret olmayıp, yerleşik insanlarla iletişim kurmakla da ilgilidir. Bu kitap dolaylı da olsa, küçük, incinebilir bir azınlığın farklı olmaya hakkı olup olmadığını irdelemek ve olanca masumiyetleriyle bir halkı tanıtmaya yönelik bir çabadır. Önyargıların yıkılması yalnızca bu küçük çabayla olanaklı değildir… Doğrudan reddetmenin sırrını bir kez aşmışken onları tam anlamıyla asimile etmenin yollarını arayan toplumun onları kabulünün özünde de her zaman bu yatmıştır. İçinde bulundukları ülkenin yasalarını hiç umursamasalar da ayakta kalmaları, düşmanlarını uzak tutmak için güç kullanmaktan ziyade sürekli hareket halinde olma ve beladan uzak durma gibi taktiklere dayanmaktadır. Özerkliklerini, baskın kültürlere alışarak ama gajo’nun (onlardan olmayanın) onlara karşı duyduğu kuşku dolayısıyla artan toplumsal mesafelerini koruyarak beslemişlerdir. Şimdi, fazla göze çarpmamak ve dikkatleri üzerlerine çekmemek için ellerinden geleni yapmak üzerine kurulu önceki stratejilerinden farklı olarak bazıları, beş asırdır çok az değişiklik geçirmiş önyargılara karşı dimdik durmak için kendi yollarını bulmaya, sorunları için kendi seslerini duyurma hakkını istemeye başlamıştır. Birlik, çaba olmadan gerçekleşecek bir şey değildir.
*
Farkında olmadığımız hayatlar toplumundayız… Duyarsızlığın kol gezdiği yorgun zamanların uykulu yolcularıyız… Kaybetmenin acısını tatmadan kazanmanın coşkusunu yaşamak adına sayısallara takılmış umutlu bir yolun koşucularıyız… Kazanmanın erdemli tarafında hayatımızı kaybetmeden onu kazanamayacağımızı öğrenmemiz gerekir. Yeni yüzler, yeni hayatlar bulmanın zorunlu olduğu bir dönemden geçiyoruz. Bir insan yüzüyle karşılaşmanın, bir gizemin, bir bulmacanın karşısında kalakalmak olduğunu artık anlamamız gerekiyor.

Her insanın ömrü ne de olsa aynı yükü tutmaz. Aynı hayatları yaşamadığımız gibi, aynı yerden de gelmiyoruz. Kimileri için bir görüntüdür hayat, yüzeyde yaşayıp izlenimlerle alınıp verilir. Ne alınırsa, o… İnsan ömründen kalan her iz bir ayrıntı. Ayrıntılarla anlam kazanır hayat… Yoksa bütünü yaşayıp toplumsallaştıkça ve ayrıntıların her yeni rüzgarda silinip gittiğine tanık olunursa, gördüğü izlerin anlamını kavramadan yaşayan insanın direnci de kırılganlaşır.

Nasıl bazı insanlar ‘mekanı’ evin bir odası, bazıları kentin bir binası, başka birileri ise ülkenin bir kenti, dünyanın bir ülkesi ya da evren içinde bir gezegen olan dünya olarak tanımlarsa, ONLAR için mekan o an için yaşadıkları yerdir. An’da yaşarlar… Zamanın sonsuzluğu içinde yitip gitmenin dayanılmazlığı altında kaybolmamak adına bir dikili ağaçları olmayan en bildik, en tanıdık sokak komşularımızdır ONLAR… Çoğumuzun görmezden geldiği, dudak büktüğü, yoksaydığı, varlıklarından bile ürktüğü en yakın sokak komşularımız olarak Romanlar, yalnızca bu topraklarda değil evrensel ölçekte ÖTEKİ olmanın gururlu temsilcileri gibidirler. Bilinçlerdeki çarpık görüntüleriyle hırsızdırlar, soyguncudurlar, çapulcu, fahişe ve utanmazdırlar… Böyle bile olsa avuç açtığımız, geleceğimizi teslim ettiğimiz ve umutvar konuşmalarıyla bize sevinçli haberler taşıyan falcımızdır birçoğu… Çoğu kez bunların hiçbiri bile değilken, hırsız kategorisine dahil edilmiş ‘bizim dünyamızın’ yavan kanunlarının hacker’ları olma nitelemesiyle çok daha fazla içli dışlıdırlar. Bu dünyanın zencileri olma sıfatını renklerinden dolayı değil, kimliklerinden dolayı edinmiş biricik nitelikleriyle bize nanik yapan yaramaz mahalle çocuklarına benzetilmeleri daha bir olasıdır…

Nazilerin onlara bitmez tükenmez öfke duymalarındaki temel ayrıntı olsa olsa bu sınırlandırılmamış kuralsızlıkları ve kendilerini bu dünyaya ait bulmamalarındaki ukalalıklarıdır. Bu nedenle olsa gerek Naziler, Nürnberg yasalarının ikinci bölümünde belirtildiği gibi, Çingenelerin tümünü “düzelmez suçlular” kategorisine koyarlar. Aslında Nazileşmiş zavallı beyincikleri içinde benzer yargılamalarda bulunup, onların uslanmazlıkları ve yabansılıkları hakkında çokça hüküm yürütenlerin etrafımızda ne kadar çok olduğunu görebilmek için fazla uzağa gitmemize bile gerek yoktur… Küçük Hitlerciklerin sızdığı bilinçaltımızda onlar ‘öteki’ olmayı en fazla hakedenler tarafındadırlar.

Her zaman dilimi –bizimki de buna dahil- kendini Çingeneler tarafından kutsanan (ve lanetlenen) son dönem olarak görür. İster iyiliksever, ister düşmanca tavırlar sergilesinler, isterlerse romantik, isterlerse hayasız olsunlar, yorumcuların kesin bir düşüncesi vardır: “Dünyanın başıboş gezginleri” sonunda ‘evcilleştirildiler’, onların yaşam biçimi en sonunda moda olmaktan çıktı, “Çingeneler zamanı” artık geçmişte kaldı. Gerçekte ise, bütün Avrupa’daki Çingeneler koşul değişimlerine uyum sağlayarak farklı bir yaşam biçimini korumayı çok iyi becerdiler. Yüzyıllar içindeki değişimler bile onlara ilişkin önyargıların yıkılmasına neden olmadı hiçbir zaman… Yeryüzünün lanetlileri olarak gezmeye yazgılı oluşlarıyla sanki evrensel bir yasaymışçasına dönüp duruyorlar durmadan… Basmadıkları toprak, gezmedikleri kıta kalmadı… Tarihleri kimlikleridir…

Büyük ve Yoksun Bir Halk….
O kutsal 1417 yılında, liman kentlerinde, Germen denizleri üstünde, koyu esmer, çirkin, güneşten yanmış, kirli giysili ve her bakımdan iğrenç davranan, özellikle hırsızlığa eğilimli insanlar ortaya çıktı… Kefaret ödemek için dünyayı gezdikleri ve Küçük Mısır’dan çıktıkları izlenimi yaratırlar…

Ortaçağ’ın sonlarında, Avrupa’ya tuhaf yabancılar gelmiştir. Bütün bilinenler eksik, bütün söylenenler yalandır… Haçlı seferlerinin yollarını tersine katetmişlerdir. Nereden gelmektedirler ve kimdir bu insanlar? Bunu kimse bilmez. Onlara ‘Bohemyalılar’ ya da ‘Mısırlılar’ denir. Gizemli kökenleri kısa sürede insanların ilgisini çeker. Hırsızlığı, bu halkın kadınları yapar, çünkü erkekler kadınların çaldıklarıyla beslenmektedir. Onlara bayağı biçimde İtalyanca ‘Ciani’ denir. Aralarından dük, kont ve asker seçmektedirler. Giysileri bakımından ötekilerden ayrılanlar soyluluk belirtisi olarak av köpekleri yetiştirseler de avlandıkları yerde hırsızlık yapmazlar. Sık sık at değiştiriyor olmalarına karşın çoğu yaya olarak yolculuk eder. Kadınlar, çocuklarıyla birlikte eyer üstünde, kısraklarla taşınır. Kentlerden, sağlık ve esenlik dolu, zarar görmemiş vilayetlerden geçebilmek için bazı prenslerden güven mektubu isterler. Sanki gezgin olarak dünyayı dolaşma cezasına çarptırılmışlar gibi…. gezmektedirler. XVI. yüzyılla XVIII. yüzyıl arasında, Doğu’da olduğu gibi Batı’da da Çingeneler soyluların hizmetinde çalışırlar, at yetiştirirler, saray müzisyenliği ve falcılık yaparlar. Ama XIX. yüzyılda her şey değişmeye başlar. Uyandırdıkları ilgi yerini kuşkuya bırakır, hayranlık ise aşağılamaya… Maddi çöküş, halkın nefreti ve tehditlerle birlikte, giderek hiçbir yerde barınamaz hale gelirler. Çocuk kaçırmakla, büyücülükle suçlanırlar. Naziler onları toplama kamplarına kapatıp biyolojik deneylerde kullanırlar. Soyarıtımcı deneylerle bu vesileyle tanışırlar… İkinci Dünya Savaşı sırasında Çingenelere ayrılan trajik yazgı, onların yüzyıllardır konusu oldukları, genel topluma aykırılık düşüncesinde temel bir değişiklik yaratmaz. Nazilere göre yalnızca Yahudiler ve Çingeneler yabancı kanı taşımaktadırlar…

Göçebe Arabalarının Tekerleri Yeniden Dönüyor…
XV. yüzyılın sonunda Çingeneler Avrupa’ya varmışlardır… Kendilerini savaşçı ve gezgin olarak tanımlarlar… Yanılmazlar…

Bilinenin aksine bütün çingeneler aynı dili konuşur yeryüzünde… Küçük bir çingene kızın dediklerini dikkate alacak olursak Gajolar olarak bizim dünyamızın insanları, yani Çingene olmayanların onlara verdikleri adlandırmanın aksine onlar kendilerini Rom yani İnsan olarak adlandırır…. Dilleri Romani/Romanca’dır… Bütün dünyada Çingeneler bu dili konuşur.

Çingeneler Avrupa’nın güzel ırklarından biridir. Gerçek Çingene görmemiş kişiler, onların fiziksel görünümlerine ilişkin bir düşünceye sahip olmak için eski yazarların verdiği imgelere bakmalıdır. Çingenelerin fiziksel özellikleri, aksine, insanlık estetiği açısından çok önemli bir yer kazandırır onlara. Aralarında sıklıkla çok güzel erkeklere ve çok güzel kadınlara rastlanır. Hafifçe kavruk tenleri, kömür gibi siyah saçları, kalkık ve çok düzgün burunları, beyaz dişleri, oldukça çukur koyu kahverengi gözleri, canlı ya da süzgün bakışları, yürüyüşlerinin genel esnekliği, hareketlerindeki uyum, onları fiziksel güzellik açısından birçok Avrupa halkından çok daha öne taşır… Kesinlikle, kadınlar çabuk yaşlanırlar.

Çoğunlukla sürdürdükleri zorlu yaşam onlara ilk baştaki güzelliklerini ve tazeliklerini koruma şansı vermez. Bu böyle olsa bile imgelemlerimiz içinde apayrı bir yeri olan bir roman kahramanının bizi sürüklediği duraklarda hiç de yabancımız olmayan biriyle karşı karşıya geliriz. O güzelliğin masalsı kahramanlığı içinde kaç dost sohbetinin değişmez unsuru, güzelliğin tanımsız tadı olarak belleklerimizde yer etmiştir. Gerçi o kahramanı yaratan kalemin tartışmasız gücünün de bunda payı vardır ama ne de olsa betimlenen güzelliğin bir Çingenenin şahsında vücut bulması bizim için yeterli bir ayrıntıdır. Victor Hugo’nun Notre-Dame’ın Kamburu adlı önemli yapıtında yardımsever güzelliğiyle dikkatimizi çeken ve Quasimodo’nun imdadına yetişen, onu giyotinden kurtaran, ona su veren çingene güzeli Esmeralda’yı burada anımsamak yararlıdır. Bir çingene dansının esrikliğinde savrulan belleğimizin güzellik anıtı olarak görkemli yükselişinde önemli bir masal kahramanıdır resmedilen Esmeralda, aslında çingene güzelliğinin düşsel zenginliğine açılan en kestirme kapıdır.

Çingeneler, “Gölgede herkesin kendi yeri vardır…” der… Bu konumlanma açısından en değerli yeri kapan çingeneler bu durumdan bile rahatsızlık duyarak, yürümeye devam etmektedirler. Güzelliklerinin baştançıkarıcı şehveti yanında realist dönemde Fransız romanının o eşsiz kalemlerinden Emile Zola’ya neredeyse yeminini bozdurarak yürümeye zorlayabilecek güce bile ulaşmışlardır. O güzellik nedeniyle olsa gerek Zola, “Yabanıl kızlar… Bir gün, yüreğimde koca bir öğrenci acısı, yola çıkan arabalardan birine binmeyi, sonsuza dek yollarda gezinerek çok uzaklara, dünyanın ucuna gitmeyi düşlediğimi anımsıyorum…” demekten kendini alamamıştır…

Bu farklı dünyanın insanı en çok etkileyen, en çok çeken yanı, yoksulluklarıdır. Çoğu Çingene, yoksul sayılmayı bile kabul etmez üstelik. Kolye, bilezik, yüzük, değerli taş gibi birtakım eşyası varsa Çingene onları kasıla kasıla takar. Acınmaktansa kıskanılmak daha iyidir diyelim. Varlığının iğretiliği göz önünde bulundurulursa, bazen naif olan bir gösteriştir onlarınki… Kıskanalım diyedir yaptıkları…

Zenginliğini sergilerse, sakladığı başka hiçbir şey olmadığı düşünülebilir ve sonuçta sahip olduğu şeyler de çok bir şey değildir. Pırıl pırıl güzel bir Çingene karavanı bile, gösterişli madeni parçalarla süslenmiş de olsa, çok fazla bir şey ifade etmez. Büyük çoğunlukla borçla alınmıştır ve ücreti sonunda ödendiğinde de hiçbir şey etmeyecektir. Bütün bir ailenin yaşam alanıdır ve yüzölçümü ender olarak on metrekareyi geçer. Sonuç olarak, işgal ettiği yer onu kullananlara ait değildir ve bu onlara oldukça sık, pek ölçülü bir tutum sergilenmeden bildirilir. Eğer gerçekten zengin Çingeneler tanıyorsak, çok daha fazla yoksuluna ve epey sefiline de rastlarız.

Romanlar kendilerini dört ana kabileye ayırırlar: Lovaralar, Tşuraralar, Kalderaşlar ve Matchvayalar. Bu dört kabile de dünyanın dört bir yanına doğru sonu gelmeyen yolculuklar yaparlar. Her biri dış görünüş, mizaç, konuştukları dil, meslek ve genel yaşayış biçimi bakımından birbirlerinden farklıdırlar. Lovaralar ve Tşuraralar genelde at ticareti yapar ve meslekleri yüzünden karavanlarda yaşarlar. En kalabalık grup olan Kalderaşlar ise çoğunlukla bakır ustasıdır ve çadırlarda yaşarlar.

İster Rom olsunlar, ister Sinte, Manuş ya da Gitano; Çingenelerin çevredeki toplumdan bile isteye ayrılan bir dünya görüşü vardır. Bu görüş, iç ahlaka dayanan bir yasayı ve birçoğu uzun zamandır yerleşik düzende yaşadığı halde, göçebelikten miras kalan bir zaman kavramını temel alır.

Uzunca bir süre yerleşik bir hayat sürdürmüş Çingenelerden birçok bakımdan daha egzotik olan ve birçok ülkeye yayılmış Eflak Romanlarının, eski gelenekleri en fazla korunmuş Çingeneler olduğunu düşünmek baştan çıkarıcı bir fikirdir. Yine de her Çingene grubu kendilerinin ‘gerçek’ Çingeneler olduğunu düşünmektedir. Ne var ki Çingenelere özgü kültürel birikimlerin ne kadarının gerçekten onlara özgü olduğu sorusunu yanıtlamak kolay değildir.

Bütün Hayatları Alacakaranlık Kuşağı
Bir hayatın ortasında gezmeye yazgılı bir halktır Romanların yaşamı… Durmadan, yorulmadan, o diyardan bu diyara, soluksuz ve kesintisiz bir uzun yarıştır onlarınki… Bir şairin ince duyarlılığında kanayıp duran dünyaya sahiplenme telaşı, bir ressamın paletindeki en ince darbedir doğaya karşı… Yaşamın en naif yerinde kırılgan bedenleriyle hepimize meydan okuyan yaşam rehberi gibi, durmadan gezmeye çıkmış yazgılarıyla atbaşı koşturmaca içinde geçen koca bir hayat… Romanların yaşamı, sonu gelmeyen bir doğaçlamadır aslında; sonsuz bir beceriklilik ve kurnazlık gerektirir her nasılsa…

Onların hayatı yeni yerler keşfetme dürtüsü, barınamama sorunları ya da yazgılı oldukları tarihsel varoluşlarının zorunlu bir koşulu olmaktan çok, bu dünyaya açıktan bir tür meydan okuma içerir… Kuralsız ve sınırsız… Bütün sınırların ötesindeler ve bütün kapalılıkların uzağındalar… Romanlar için hayat, bir biçimi veya amacı olmayan bir sel gibi, sonsuz bir akıştır. İyinin ve kötünün ötesindedirler ve insanoğlunun hayat içindeki yeri, bir çeşit kendini yeniden tanımlama sürecidir. Bu süreç, bıkkınlığın ve şüphenin fazlasıyla insani olan bütün namertliğini yasaklar üstelik. Hayatta sınırsız olanı arama isteğiyle dolu olan insan, hayatın karşısına çıkarttığı güçlüklere kendi arzu ettiği gibi tepki göstermekte özgürdür ve bu, kendisine atfettiği anlam olur. Bu kendi özgürlüğüdür. Bir Roman için aslolan varlık koşulu yaşamdan öte bir yol varmışçasına anlam peşinde koşmaya adanmıştır..

Romanlar bütün hayatlarını “alacakaranlık kuşağı”nda yaşamak, hayatta kalma taktiklerinin sonuna kadar farkında olmak durumunda olduklarından, karşı karşıya kaldıkları savaşlara gayet iyi hazırlanmayı da becermekte herkesten önde gidebilmeyi başarmışlardır. Savaşın istekli öğretmenleri olmuşlardır, örneğin 2. Dünya Savaşı döneminde… Suç dünyasının sınırlarında yaşamış ve yeraltı örgütleriyle belli bir temas kurmaktan da kaçınmamışlardır. Direniş hareketlerinde olmayan deneyimlere sahip olmuşlardır.

Gezmeye yazgılı bu büyük halk sınırlararası kuraldışılıklarıyla bütün alacakaranlık kuşaklarında kendilerine özgü deneyimler ve yaşam alanları yaratmakta oldukça becerikli bir tür olduklarını bugüne kadar sayısız kez kanıtlamışlardır. İspanya, Bulgaristan, Türkiye, Yunanistan veya Fransa da yaşıyor olsalar da buralara özgü adlandırmalarla çingene değil, ortak bir adlandırma olarak yalnızca Romandılar… Uluslarötesi olmayı herkesten fazla haketmiş yaşam tarzlarıyla bütün yerleşik kuralların ötesinde ve ötekilerin kuralsızlığında bir dağdağalı halk olarak kendi tarihleriyle bütünleşmiş bir gelecek yaratma telaşındadırlar. Daralmanın, sıkılmanın, kovulmanın, istenmemenin veya cezalandırılarak sürülmenin ötesinde Romanlar, kullanabilecekleri yeni alanlar aramak üzere bütünüyle macera olsun diye de göç ederler. Veya eski topraklar “tükendiği” için veya yerel savaşlar, devrimler veya zulümler yüzünden de göç ettikleri sır değildir. Salgın hastalıklar patlak vermeden önce veya kılıçlar kınından çekilmeden bulundukları yerden kaçarlar.

Zor dönemlerde, hayat onlar için iki kat daha çekilmez bir durum alır… Kendi yoksullukları ve yoksunlukları içinde bir kuyruklu yıldız gibi ardıllar ve öncüller çevresinde dönerek dolanırlar. Onlara karşı sergilenen canavarlıklar, batıya doğru yaptıkları uzun yolculukların oranını zor dönemlerde alabildiğine azaltır. Ulusal bir politika olmasa da Batı’da zulüm ve taciz, izole edilmiş bireylere yönelik az çok bir tavır haline gelmiştir bu dönemlerde. Romanları esas koruyan şey hareket halinde olmaları ve fakir görünmeleridir; hareket özgürlükleri vardır ve biçim veya yerel âdetlere ilgisizdirler. Ancak hepsinden öte onları farklı kılan hareketli olmalarıdır. Hiçbir zaman dönüp mücadele etmediler; basitçe oradan gittiler. Kafalarındaki Roman ve Gajo arasındaki ayrım hiçbir zaman unutulmadı. Kendilerinin olmayan bir dünyadan hiçbir şey beklemiyorlardı ve bunun mantıksal bir sonucu olarak, umudun ayartmalarına teslim olmadılar. Göçmenler hayatın her zaman bir ufuk gibi görülmesi gerektiğini düşünürlerdi: “Bir hedefe götüren yol seni hedeften ayırmaz; aslında onun bir parçasıdır…”

Hayatın Kemanında Bir Usta Halk: Romanlar
Bir Roman için doğru yanıtın ne olduğu Gajo için bilinmezdir. Yanıtlar ve sorular bazen değişir, soruların yanıt, tüm yanıtların sorulara yol açtığı karmaşık bir labirentin içinde kaybolursunuz… Soruların sıradanlığı bile yanıltıcı olabilir: “Hangisi daha büyüktür, bir meşe mi, yoksa karahindiba mı?” Böylesi sorular bıktırıcıdır. Soruda bir tuzak olduğunu hissedersiniz…. Yanıtın “meşe” olduğu aşikârdır, çünkü meşe hem daha büyüktür hem de daha çok işe yarar. Bunun yerine yanıtın yanlış olanla ilgili olduğunu düşünüp sinsice “karahindiba” diyebilirsiniz. Çünkü, o bilge duruşlarıyla bir Roman için doğru yanıt “o sırada hangisi işe yarıyorsa”dır. Olgun bir karahindiba, hem ebat hem de kullanışlılık bakımından bodur bir meşeden daha büyük olacaktır. Değerlendirmede esas ölçüt, birisinin kendi potansiyellerini tam olarak kullanmasıdır: Birisinin kendi tohumuna ve doğasına dürüst olması.

Hayatın telinde keman yayının çıkardığı en ince sesi bulmaya adanmış bakış açılarıyla ölümsüzlük iksirini bulmuş Lokman Hekim örneği yanıt ararlar… Bütün değerlerin çürüdüğü, bütün kanıtların yokolduğu bir kervan yolcusu gibi suyun tadından önce kokusunu almaya çalışmanın erdemli yolcuları gibi görünürler. O sırrın içinde mülkiyetsizlikleri, aidiyetsizlikleri ve gezginlikleriyle durmadan, yorulmadan yürürler… Milyoner kavramının ne kadar komik bir duruma düşebileceğini görmek için bir Roman’ı tanımak yeterli bir nedendir… Bu tanımlama sanki mülkiyete, maddiyata, paraya vurulan ağır bir yumruğu andırır aslında. Öğreticidir… Romanlar, özellikle de Lovaralar ne şeylerin biriktirilmesine inanırlar ne de sahiplikte bir güç görürler. Onlar için sahip olunan şeylerden zevk almanın tek yolu, onları harcamaktır. Tşurara kabilesinden bir Romanın hikayesidir burada anlatılan. Adı Pitti la Kaliako’dur. Üzerinde berbat paçavralar ve suratında görebileceğiniz en kederli ifadeler vardır. Herkes ondan “milyoner” diye sözeder. Bu tanımlamanın bir şaka olduğunu sanmamanız için hiçbir neden yoktur. Ama bu tanımlamanın neden ve nasıl kaynaklandığını öğrendiğinizde bütün bildikleriniz yalan, bütün söylenenler masaldır: “O bir milyonerdir; çünkü bir milyon harcamıştır…” Harcadığı paranın cinsinin önemi yoktur, anımsamamak daha da yeğdir… Rakamın doğruluğunu da onaylamak gerekmez aslında. Konu şu ki, Pitti la Kaliako bir servete sahip olduğu için değil, bir serveti harcadığı için zengindir…

Bir Karavana Sıkışmış Hayatlar
Çingenelerin ayrılmaz bir ritüeli gibi görünen üstü kapalı karavan, gerçekte yalnızca Almanya’nın bazı bölümlerinde, güney Avrupa ülkelerinde, İskandinavya, İtalya’nın kuzeyi ve Fransa’da kullanılırdı. Bütün bu yerlerde Çingene olmayan sayısız gruplar benzer karavanlarda yaşar. İşin ilginç tarafı bu “tipik” Çingene karavanlarını Gajo üreticiler inşa ederler. Hem de karavanları süsledikleri oyma tahta dekorasyonlarından çiğ renk seçimine kadar her şeyi onlar yapar. Karpat Dağları’nın eteklerindeki Transilvanya düzlüklerinden Clignancourt Limanı’na ve Paris’in ticari bölgesine kadar çeşitli tente türleri kullanılır. Balkanların ve Türkiye’nin birçok bölgesinde Çingeneler, at arabalarında veya üzerinde sığınak olarak gerilmiş tente benzeri bir şey taşıyan karavanlarla yolculuk ederler. Bunlar yerel yol koşullarına daha çok uyum sağlamıştır veya dağlık bir ülkede daha pratiktir. Aynı zamanda bu at arabaları Romanlara pek de arkadaşça davranmayan bölgelerde daha az göze çarpar.

Oynadıkları mülteci rolü gereği karavanlarını kuralsız terk eder veya satar ve çıkın haline getirdikleri tüy yatakları, tencere, tava ve bilimum eşyayı basitçe arkalarından sürüyerek biriktirdikleri altınları, kirli iç çamaşırlarına dikerler. Bugün için Batı Avrupa’nın pek çok yerinde veya Amerika’da geniş özel arabalarda yolculuk ederler. Genelde tercih ettikleri araba Mercedes Benz, Opel ve Amerika’da Cadillac’tır.

Hareketin Sonsuzluğu İçinde Romanlar
Romanlar sonsuza kadar harekete yazgılı olma niteliklerini korumakta kıskançtırlar. Öteki olmanın dezavantajıyla sınırötesi, yeraltı ve marjinal hayatların matadorları gibidirler… Gajoların kanunlarına açık şekilde meydan okuyarak dikkat çekmeden ve kurnazca sınırları geçerler. Çünkü çoğunlukla başka seçenekleri olmaz. Mümkün olduğunda kaçakçılık yapar; bunu gerçekleştirdikleri koşullarda tedbirli ama becerikli bir biçimde rüşvet dağıtırlar. Romanca buna “adamı tatlandırmak” denir; aynı zamanda “altın pas tutmaz” diye de bir lafları vardı. Bir kez sınır geçildiğinde, önlerindeki patikayı sessizce izler ve içinde eriyip kaybolacakları yerel bir Çingene grubuna katılırlar. Bu Çingeneler onlar için bir “kalkan” olur, onları yeni ülkenin tehlikeleri ve özelliklerine karşı uyarırlar.

Bukalemun bir hayatın ortasında değişkenliklerinin albenili görüntüsüyle kimliksiz ve biçimsiz bir yapıda yeni metaforlar yaratmaktan geri kalmayan şiirsel bir hayat sürerler. Bazen girdap olur çemberlerde döner, bazen katar olur yeni sınırlarda başka bir yola koyulurlar. Yeni sınırın ötesinde halkın sonsuz dayanışması içinde şekilden şekile girerken bu yapboz’un büyüleyici girintilerinde kaybolmakta bir sakınca görmezler. Yerel grup, bölgenin yetkililerine ilişkin genel bir fikir geliştirmiş olur ve sıklıkla yeni gelenlerin doldurabileceği sözde “serbest” nüfus kâğıtlarıyla yeni gelenlere yardım ederler.

Çocukları büyümüş yaşlı bir Roman, ailesinin geçici bir süreliğine gruptan ayrılmış veya kendisine başka, muhtemelen daha iyi belgeler edinmiş üyelerine ait nüfus kâğıtlarını saklama ayrıcalığına sahiptir. Bazı nadir örneklerde, etkili bir arabulucu, kuraldışı bir durumu geçici bir süreliğine “yasalaştırmak” üzere “iktidarda olanlardan” özel bir izin elde edebilir. En kritik dönem sınırı geçiş anı ve yerel polisle ilk karşılaşma arasında geçen süredir. Eğer bir sınır bölgesinde zamanından önce fark edilirlerse, hızla sınırdışı edilirler. Zorunluluklar sonucu ayrıldıkları ülkenin göçmen bürolarının belirlediği yasak bölgelere veya kamplara gitmek zorunda kalırlar. Öyle ki, komşu ülkeler arasında savunmasızdırlar. Bir suçlunun iadesindeki zorluk Romanlar işbirliğine yanaşmadığında anlaşılabilirdir. Acil durumlarda takındıkları yarı bilinçli tutarsızlıkla Çingeneler nereden geldiklerini bilmediklerini öne sürerler. Hala son derece işbirliği içinde hareket etmelerine karşın, aniden tutarlı bir dil konuşma yeteneklerini kaybederler. Sonu gelmez gevezelikler eder, iyi niyet gösterileri ve aptal numaralarıyla en dayanıklı araştırmacıları bile yıldırmakta üstlerine kimse yoktur.

Romanların ve Gajoların Dünyası, Derin Bir Yarık
Çok kutuplu bir dünyanın farkında olmadığımız kesitlerinde büyüyen derin bir yarık gizlidir: Romanların ve Gajoların Dünyası. Romanları ve Gajoları birbirinden ayıran bu derinliğin farkına varmak özellikle Romanlar açısından yüzyıllar, onyıllar ve yıllar içerisinde süzülüp gelmiş deneyimlerle şekillenmiş temel bir yargının sonucudur. Bu yarık, her iki dünyanın hiç değilse çok az ortak noktası olduğuna ve hiçbir zaman bir araya gelemeyeceklerine ilişkin temel ve her zaman var olan bir inançtır.

Solgun renklerinin ışıksızlığı altında makyajlı yüzleriyle kendilerinden olmayan her şeye ve herkese yukardan bakan bütün Gajoların medeniyeti onlara hiçbir şey ifade etmez. Bizim için belki kırılgan, belki yapay ve belki de çirkindir buralar… Oysa ötekilerin bilincinde bir şekillenme olarak nasıl göründüğümüzü merak ederken ister istemez Romanların da bakış açılarına toslamamız fazla zaman almaz. Onların kendi yaşamışlıkları içinden süzülüp önümüze dikilen dünyanın nasıl tanımlandığını merak edenlere işte küçük bir yanıt: Sanki kapitalizmin sonsuz bir betimlemesi gibidir… Tüm gördükleri başarısızlık, pislik, adaletsizlik, sapkınlık ve çöptür. Gajo dünyasıyla tüm temasları, fal bakmaları veya kara büyü yapmaları için kendilerine başvuran, onlara hüsranlarını anlatan ve kendi acımasız arzularını ve küçük nefretlerini sergileyen kişilerle; kendini üstün görerek kanunun ötesinde hareketlerde bulunan jandarmalarla, ucuz numaralar arayan sapkınlarla sınırlıdır. Batı dünyasının bu yönlerine maruz kalınca Çingenelerin bu dünyayla bir araya gelme arzusuna ve daha iyi maddi standartlara sahip olan Gajo yaşamının ayartmalarına direnmeleri kolaylaşır. Romanların dış dünyaya karşı sergilediği ruh hali son derece değişkendir; uzlaşırmış gibi görünürken birden tehditkâr bir tutum takınır, sonra nedensiz bir şekilde yine uzlaşmacı olurlar. Tutarsızlıklarının Gajolar üzerinde yarattığı etkiyle pek bir eğlenirler. Aslında onlar için Gajoları daha da aptal yerine koymanın olağan bir yolu vardır; birdenbire son derece alçakgönüllü kesiliverir ve bu alçakgönüllü tavırları safça kabul eden Gajoların bu kadar kolay kandırılmasına bıyık altından gülerler.

Şöyle bir Roman deyimi vardır: “Herhangi bir Gajo’yu cömert bir biçimde takdir et, yeterince uzun konuşmasını sağla, kesin kendisini kaybedecektir.”

Çok nadir durumlarda Romanlar, Gajolarla gerçek bir diyalogdan kaçamadığında, cevapları en az diğeri kadar değişken ve şaşırtıcı olur. Eğer bir soru yirmi farklı Çingeneye sorulsa, tahmin edileceği gibi, tüm yanıtlar birbiriyle çelişir. Aynı soru bir kişiye yirmi kere sorulsa yine aynı şekilde farklı yanıtlar alınır. Çingenelere ne kadar tutarsız olduklarını göstermek onları en ufak bir şekilde utandırmaz. Roman dilinde şöyle bir ifade vardı: “Tşatşimo Romanano…” (Gerçek ancak Romanca anlatılır…) Romanı yabancı bir dilde konuşmaya zorlayıp yalan söylemesine yol açan Gajodur. Roman der ki: “Maşkar le Gajonde leski şib si le Romanenski zor…” (Etrafı Gajolarla sarılan bir Romanın tek savunması dilidir…) Çoğu kez basitçe cahilliği mazeret olarak gösterir veya cümlenin ortasında lafa girerek Gajonun konuşmayı sürdürmesini engellerler. Yaşlı bir kadın, adama yalvarırcasına ısrarlı ve talepkar bir şekilde saldırabilir; yaklaşımındaki ıssız, neredeyse vahşi basitlikle onu huzursuz edebilir. Adamın dikkati dinleyicileri arasında aniden patlak veren sert bir tartışmayla dağılabilir veya genç bir kadın kolaylıkla görmezden gelinemeyecek, tahrik edici bir cilveye başlayabilir. Hepsi de Roman davranışına uygun şekillenmelerdir, tıpkı yaşamları gibi değişken…

Kuralsızlığın İçselleştirildiği Bir Toplumsal Şekillenme İçinde ROMAN Kuralları
Tüm Çingene grupları aile ilişkileri üzerine kurulu karmaşık bir düzene sahiptir. Toplulukların birbirlerinden başlıca farklılığı, Kalderaş’ların genellikle natsia (‘ulus’) Lovaralar’ınsa rása (‘soy’) dediği ve öncelikle Kalderaş, Macvaya, Lovara ve Curara şeklinde topluluklar olarak değerlendirilmelerine yol açan şeydir. Bu toplulukların lehçeleri, gelenekleri ve görünüşlerinde farklılıklar varsa bile Roman sayılma hakkı herkese tanınmış ve aralarında evliliklere izin verilmiştir. Bu toplulukların her biri yine bölünerek vitsi (vitsa kelimesinin çoğulu olup ‘grup’ şeklinde çevrilebilir) isminde alt kollar oluşturur. Vitsa, genellikle bir atanın isminden, bazen de bir hayvan ya da belirli bir özellikten türemiş Roman bir ismi bulunan birimlerdir. Bu tür isimler iki Romanın ilk karşılaşmalarında birbirlerini nereye koyacaklarını anlamaları açısından çok önemlidir. Bir vitsa’nın üyeleri belki hiçbir şekilde bir araya gelip bir grup olarak hareket etmeyecektir ve işlevsel olarak başlıca alt birimleri evli oğullar ve eşlerinden, çocuklarından ve torunlarından meydana gelen familya ya da geniş ailedir. Familya’nın her mahallesi ya da evi (üç nesli içinde barındırabilir) tséra olarak bilinir.

Tür olarak farklı bir grup olan Kumpanya ise akraba olmayanları da içerir, birden fazla topluluktan, birden fazla gruptan ve büyük ailelerden gelen üyelere sahip olabilmektedir. Bu, mesleki amaçlarla, belirli bir bölgeden faıydalanmak için ekonomik çıkarlarla bir arada bulunan bir gruptur ve gelir, üyelerinin arasında eşit olarak paylaştırılır. Birkaç ailenin bir araya gelmesiyle oluşan Kumpanya, genellikle liderlik görevini üstlenen ve gajo’larla (çingene olmayan herkes) aradaki bağlantıyı sağlayan rom baro (‘büyük adam’) tarafından yönetilir. Kumpanya ayrıca en temel siyasi birim olup aileyle ilgili değil ama genel konularda ahlaki, sosyal, siyasi ve ekonomik sorunlarda başlıca karar mekanizmasıdır. Bunu yapmak için konuyu bir divan (tartışma/görüşme) ile çözmeyi tercih edebilir, yeterince ciddi bir sorun olduğundaysa, yargılama için bir kris isteyebilir.

Kris birkaç farklı vitsi’den oluşur ve erkeklerin tekelindedir. Hepsi erkek olan soy şefleri ve bir ya da daha fazla hakimden meydana gelir. Kadınların kris’te konuştuğu çok ender görülür ama anlaşmazlıkta doğrudan bir rolleri varsa buna izin verilir. Çıkan hüküm, davalılar için nihai karar anlamına gelmekte ve kaderlerinin meclisin elinde olduğunu kabul etmeleri gerekmektedir. Karar verme aşaması, uzun ve güç olabilir; ve Lovaralar’da özellikle Kalderaşlar, kris’ler sorununda aşırıya kaçma konusunda ünlüdürler.

Bir vitsa’nın tüm üyeleri “akrabadır” ve sıkıntılı dönemlerde birbirlerine destek olmaları beklenir. Ayinsel olarak da önemli bağları bulunmaktadır. Örneğin bir erkek, vitsa’sının üyelerinin cenaze törenine ve pomana’sına (ölüm ziyafeti) katılmak zorundadır. Akrabalık bu şekilde yardım ve işbirliği açısından güçlü bir bağ sağlar.

Bir Çingene Kral, söylediği göze batan bir yalandan ötürü tutuklanırsa –örneğin ülkenin daimi vatandaşı olduklarını öne sürdüğü Çingenelerin ülkeye yasadışı yollardan yeni geldikleri ortaya çıkarsa– Kral kullandığı taktiği değiştirir; adamların karşısına, kendisini bu utanç verici durumdan kurtarmalarını bekleyen bir diplomat gibi çıkar. Yetkililerin kişisel önem duygularını pohpohlar ve tahrik eder. Ray Baro aman vermezse, Kral kabilesindeki “isyancı” unsurlar tarafından alaşağı edilir. Böylece Çingene içine düştüğü açmazdan kurtarılır. Romanlar daha sonra arkalarına dayanıp nasıl olursa olsun gelmekte olan felaketi beklemeye koyulur ve “kirpiyi oynamaya” dönerler. Bütün hilelerini tüketen Romanlar, kendilerine yardım edecek tek yazgının başka bir kriz olduğunu bilirler.

Kadının Erkeği Lekeleme Gücü
Çingeneler arasında, bundan daha da yaygın olarak, kirlenmekten ve bu konuya ilişkin ortaya çıkmış tabulardan korkulmaktadır. Temizlikle ilgili kanunları ancak yakın zamanlarda çözülebilmiştir. Kirlilik tabuları, gajo ile Çingene arasındaki keskin ayrılığın şeklini çizen etnik sınırları güçlendirip dışa vuran kültürlerinin temelini oluşturan bir şey olarak ortaya çıkmıştır.

Genel olarak marime (kirli, kirlenmiş) kullanılmaktadır. Terminolojik olarak çeşitlilik gösterse de kanunun kendisi oldukça tutarlı olarak karşımıza çıkmaktadır. Sözkonusu tabu sistemi, ona sadakat gösterilen her yerde, erkekle kadın, Çingene ile gajo arasındaki tüm ilişkileri düzenlemektedir. Kaldı ki, bir çingene için kirlenmiş sayılmak, ki evi ile ailesini de aynı duruma düşürmektedir, bir insanın duyabileceği en büyük utançtır. Bu sosyal ölümün ta kendisidir. Durum ‘bulaşıcı’ olmakla kalmaz, kirlenmiş bir insanın giydiği, dokunduğu ya da kullandığı herhangi bir şey başkaları için de kirlidir. Romanlar arasında, marime durumunun hükümsüz kılınabildiği tek yol kris’i toplamaktır. Bu tür tabular insanlar, bedenin parçaları, yiyecekler ve sohbet konuları ile ilintilidir. Ama asıl endişeleri, kadının kirliliği ve onun saflığa karşı oluşturduğu tehdittir. Bedenin aşağı kısmı, özellikle de kadının ki, marime sayılmakta, onunla ilgili her şey de (cinsel organlar, bedensel işlevler, bedenin alt kısmına değen giysiler ve cinsellik ve hamilelik konulu anıştırmalar/imalar) potansiyel kirli görülmektedir.

Bedenin üst ve alt kısımları için ayrı leğenler, ayrı havlular ve ayrı sabunlar gibi katı temizlik kurallarına uyulur. Tertemiz bir mutfak lavabosu yine de marime ilan edilir; giysilerin yıkanmış olduğu bir tas, yüz havlusu, masa örtüsü, tencere, çanak çömlek yıkamak için katiyen kullanılmamalı, kadın giysileri de diğerlerinden ayrı yıkanmalıdır. Kadın daha kirlidir ve bundan dolayı cinselliğinin en baskın olduğu dönemlerde daha çok kısıtlamaya ve izolasyona maruz kalır (ergenlikte, adet gördüğünde, hamilelikte ve çocuk doğurduktan hemen sonra). Bu dönemde nereye dokunduğuna özellikle dikkat etmelidir. Katı kuralların uygulandığı bir evde erkeklere yemek pişiremez, servis yapamaz.

Ergenlikten önce ve menopozdan sonra rahattırlar. Genç kızlar kısa etek giyebilir, yaşlıca kadınlar da artık erkeklerle daha rahat ilişkilere girebilir. Kadınlarla erkekler toplumsal olaylara ayrı ayrı katılır ve kadınlar daima ikinci sırada gelir. Fakat her ne kadar kadınlar daha prestijli olmasa da, erkeklere boyun eğmeleri ve her zaman alçakgönüllü davranmaları beklense de bu adetin başka bir etkisi vardır: Kadınlara verdiği yaptırım gücü… Her kadın, eteği gibi, bedeninin alt kısmına ait bir giysiyle herkesin ortasında erkeğe dokunarak onu lekeleme gücüne sahiptir ve sadece kirletme tehdidi dahi çok güçlü bir silahtır.

Marime kuralları hayatın her kısmına hükmeder ve modern koşullarda bu kuralların harfi harfine hakkını vermek güçtür. Mulo’ya ve pis olana karşı duyulan korku, gittiği yerlerde ev kiralayan gezgin bir Roman için oldukça karışık durumlara yol açar. Örneğin kendisinden önce bir gajo’nun kaldığı, geçmişi belli olmayan bir evi tutmak, tam anlamıyla bir mayın tarlasında yaşamaya benzeyecektir. Gajo, kuralları bilmemesi ve gerektiği gibi bir ‘utanma’ duygusuna sahip olmamasıyla kendiliğinden kirli insandır. Onlar sosyal sınırlamaların dışında kalır ve oturdukları yerler, hazırladıkları yemekler, hepsi de tehlikeli biçimde pis olma potansiyeline sahiptir. Bu gelenek böylece Çingeneleri gajo’ya yakınlaşmaktan alıkoyar ve geleneğin varlığı, tarihlerinde de göze çarpacak kadar belirgin olduğu üzere, öyle bir yakınlığı gerektirecek işlere girme isteksizliklerini de anlaşılır hale getirir.

Romanların Kolektif İradesi: Kris
Kris tekrarlanan ve her zaman tuhaf bir anlaşmazlığı konuşmak için düzenlenen bir uygulamalar bütünüdür. Eskiler tarafından oluşturulmuş gayri resmi mahkeme olarak Kris, yalnızca Çingeneler arasında çıkan her türden anlaşmazlığı uzlaşma yoluyla düzenler. Törenlerin dehşet verici boyutlara sahip bir olaylar dizisi olarak düşünülüyor olması bile yanıltıcıdır… Kris, hepsinde olmasa da bazı Çingene gruplarında görülen, genellikle bir hakem başkanlığında yapılan ve toplumlarında önüne geçilemeyen anlaşmazlıkları düzenlemeye yönelik biraz törensel, büyük bir tartışmadır. Doğal ailenin dışında, geleneksel kurum olarak kabul edilebilecek tek oluşumdur. Bir Roman bir diğeriyle ciddi bir anlaşmazlık yaşadığında, namus ya da para sorunları, kaçırma, aldatma ve kavgalardan doğan uyuşmazlıklar çözümlenir. Bütün Kris’lerde, sonuçta, parayla, büyük çoğunlukla da altınla, çözüm bulunur.

Kris yani Romanların kolektif iradesi, hiçbir şekilde kapalı bir sistem değildir. Aksine akışkan, bütünlüğü içinde bir sisteme hiçbir şekilde bağlanmamış bir yapıdır ve yalnızca sözlü toplumsal hafızanın doğru bir şekilde aktarılmasına dayanır. Yargıçların aldığı kararların ne kadar etkili olacağı, özellikle Romanların çoğu tarafından kabul edilmelerine bağlıdır. Aldıkları kararların uygulanmasını zorlayacak hiçbir unsur yoktur. Romanların bir polis kuvveti, hapishaneleri veya cellatları da yoktur. Kristoraların, yani yargıçların pozisyonu dahi göçebe yaşamın getirdiği kaçınılmaz koşullardan dolayı kalıcı veya “profesyonel” değildir. Romanlar sonsuza kadar yan yollarda molalar verdiğinden, yargıçların seçimi el altında bulunan nitelikli adamlara bağlıdır. Kristora, yani yargıçların, efsanevi bir itibarları vardır. Romanların Krise duydukları saygı sayesinde nesiller boyu varlıklarının nasıl sürdürdüklerini anlamak kolaylaşır. Kris, Çingeneler arasında daha güçlü olan grupların daha zayıf olanlara karşı kendilerini sınırlamaya zorlama yöntemlerinden biridir. Romanların bakış açılarına göre kanunun sınırları uygulamanın sınırları demektir ve uygulamanın getirdiği kısıtlamalar toplumsal örgütlenmenin gerçek sınırlarıdır. Krise duyulan saygı olmasa Romanlar çoktan yabanileşmiş ve sonrasında halk olarak zorbalığın, saf gücün kuralına göre bölünmüş olurlardı. Ahlaki çöküş kaçınılmaz olarak onları bulacak ve yaşamları adilik üretiyor olacaktı.

Kris huzurunda dile getirilen bir iddia yalnızca karar alınmasına yol açabilir; gerçek bir uygulama için Romanların kendi ve akrabalarının kuvvetine dayanmaları gerekir. Bununla birlikte alınan karara pervasızca karşı konulmasıyla başa çıkmak, adalet ve güç arasında bir denge kurmak ve herhangi keyfi bir yönetimin veya şantajın önüne geçmek için Kris doğaüstü cezalara, armaya’ya/lanetlere başvurur. Bu cezalandırmaya solakh derler; güya, son uygulamayı Mulenin daha çok korkulan hükümlerine bırakırlar.

Bir Kardeşlik Ülküsü Olarak Kösnül Çingene Müziği
Müzik, Çingeneler açısından dış dünyanın algısal değerlendirmeleri içinde önemli bir yer tutar. Balkan Çingene müziğinden, Manuş cazından, flamenkodan söz edilir. Çingenelerin kendilerine özgü sanatsal bir gelenekleri olup olmadığı da önemlidir… Öyle ya da böyle, müzik Çingene halkı için bir kardeşlik ülküsü oluşturur ve Avrupa’daki tüm müzikal bileşimlere karışır.

Çingene şarkıları, neşeli, çılgın ve bütünüyle tutku ateşiyle, yabanıl bir coşkuyla titreşen havalar çalar. Kabilelerine özgü bu ezgilerin tuhaf bir ritmi, bize yabancı gelen bir özelliği vardır; bunlar disiplinsiz melodiler, tüm yasaların ve tüm bilinen müzikal değerlerin dışındadırlar. İnsanı içine düştüğü uyuşukluktan kurtaracak, silkeleyecek, içkinin sözlere egemen olduğu gibi insanın ruhuna egemen olacak bir kışkırtıcılık vardır onlarda… Şarkıları çalma biçimleri en az sözler kadar önemlidir. Her şarkının bir kişiye ait olduğu varsayılır. Bu kişi şarkının nasıl yorumlanacağına karar verir. Buna karşılık onun sesi de şarkıya katılan Çingenelerin, gizil bir melodinin içinde birbirine karışan sesleri arasında kısa sürede yitip gider.

Böyle zamanlarda, Çingeneler toplu halde şarkı söylerken, bir konser söz konusu olduğunda, bir kardeşlik ülküsü tutumu benimserler; bu onları kardeşçe paylaşımdan ileri gelen eşitliğin gereklerini kabul etmeye iter; mulatsago bağlamı onların ilişkilerini yeniden düzenler. Şarkıları sayesinde, Çingene erkekleri birbirlerinin kardeşi ‘oluverirler’; gajo’ların egemenliği altındaki dünyaya birlik ve beraberliklerini haykırırlar; bu birlik ve beraberlikler, genel olarak kendi içlerinde bölünmeleriyle ve mulatsago’nun dışında tutulan Çingene kadınlarının dünyasıyla da bir karşıtlık oluşturur. Dolayısıyla burada durum değişiktir: Erkekler kadınları törenden dışlayarak gönençli ve sürekli bir birlik oluşturur gözükürler. Ayrıca yarattıkları izlenimi daha da derinleştirmek, etkiyi ikiye katlamak için, en genç olanlar dans edip şarkı söylerler. Öylesine kalça hareketleri vardır ki, nasıl da şehvetli, nasıl da ateşlidir! Ya o gülümsemeler, o göz süzmelere ne demeli? Sonra kollarını başlarının üstünde kavuşturup, çırılçıplak yontuların verdikleri pozlara benzer biçimde göğüslerini öne çıkarır; ağızlar arzuyla yarı açık, öpücüklere davetiye çıkarır gibidir. Müzik bu kadar kösnül olabilir… Tam da bu sırada koro kısa ve keskin çığlıklar atar. Yabanıl sesler ve uğultular çıkarırlar… Dans eden kızların tümünün bedenleri elektrik akımına kapılmış gibi sarsılır, bükülüp bilinçli hareketlerle katlanır, sanki çılgın bir aşkın yarattığı ağrıyla kıvranırlar. Ateşli bir titreme dansözü baştan aşağıya sararken, kız olduğu yerde tepinir, sonunda baygın düşmüş gibi başı geriye düşer ve öfkeli bir panterin çığlıklarına benzeyen boğuk sesler çıkarırlar. Çingenelerin ataları olan rakkaselerin bugün hala bir Hint Tanrısı’nın iç karartıcı resminin önünde göbek danslarını yaptıkları kösnül Asya tapınağında gibidirler sanki…

Çingeneler Avrupa’ya geldiklerinde müzikleri kendilerine özgü dokunaklı bir anlatımın etkilerini taşımaktadır. Şiddetli duygular uyandırırdı. Onların acılarını, sürgünde çektiklerini, dışlanmalarını, neşelerini, gururlarını, sıcaklıklarını ve doğaya duydukları derin inancı yansıtırdı… Çingene yaratısına ilişkin tüm söylencelerde anılan bu inanç onları, öteki insanların tersine, dışlanmış bir halk olma yazgıları içinde gittikleri hiçbir yerde yalnız bırakmaz. Ayrıca, ilk caz parçalarında olduğu gibi, bir ülkeye ya da belli bir anakaraya duyulan özlemin, ne yurdundan koparılmanın, ne kök salınan bir yerden sürülmenin, ne de geri dönme arzusunun izleri okunur bu müzikte… Bir gezgin yaşamın pınarından akan kösnüllüğün diğer adı gibidir çingene müziği… Dolaşmayı, soluklanmayı ve çağıldayarak akmayı sever… Yaşamın bütün ritmlerini yakalama telaşıyla kusursuz bir güzelliğin peşinde koşmak yerine sınırsız bir yaşamın peşinde koşmayı tercih eder… Bir düş yolcusu gibi ağırlıksız ve varlıksız olmanın ciddiliği içinde, kaybolmak yerine varolmayı hedefler…

Gerçekten Daha İnandırıcı Yalanlar Dünyasında
Çingene Kadının Kutsal Kavgası: Falcılık

Çoğumuzun avuçlarına bakarak geleceğimizi okuyan çalışkan işçi arılara benzeyen duruşlarıyla Romanlar, yetenekli gelecek avcılarına benzer. Pratik bir bakış açısından bakıldığında falcılığın elle tutulur özü, her insani deliliği sonsuz bir sabırla dinleme yeteneğidir. Buna belli ve kişisel anlamların okunabileceği bazı belirsiz genellemeler de eklenebilir.

Onların falcılıklarındaki ustalık, inandırıcılık ve güven unsuru katılmış bol soslu yalanlarla bezeli söylemleridir. Fal bakmaktaki gizemi bu anlamda çözmüş her Roman, Gajo’ların dünyasından nemalanmaya yemin etmiş bir savurganlıkla çalışmaya devam edebilir. Aslında fal ve inanç sorununu bir kabullenme, terapi ve rehabilite etme süreci olarak değerlendirmeyi işgüzarlık olarak saymasak o zaman ne kadar önemli işlevleri olduğunu daha kolay kabul edebiliriz. Ama umutsuz bir dünyanın umudunu yitirmiş izcileri olarak sorunlar ve sıkıntılarla iğdiş edilmiş beyinlerimizle kendi varlığımıza bile inanmayan gözlerle falcılara daha çok avuç açmakta herhangi bir sakınca görmediğimiz bir dünyada yaşıyoruz. Kendi inandırıcılıkları içinde gerçeklerden çokça bezmiş bir ulusun çocukları olarak, fala inanma falsız da kalmayı neredeyse düstur edinme yolunda önemli adımlar atarken, lanetin ve büyünün gizemli gücünden medet uman bir toplumsal histeriye tutulmuşluğumuza bakıp bakıp gülenlere bir şey demek için vaktidir demek yeridir belki de… Bir Roman için iş olmanın ötesinde içeriğe yönelik bir ağırlık merkezi olmayan boyutta hastanın sağaltımını amaç edinmiş bir hekim titizliğiyle yapılan falcılık, bu halkın kadınlarını tüm alçakgönüllükleriyle bu işi yapmaya teşvik eder.

Bunun ötesine nadiren geçerler ve gönüllü kurbanlarının üzerinde daha kişisel ve kalıcı bir güç elde etmeye çalışırlar. Tüm efsaneler gibi Çingenenin ilahi yetileri hakkındaki söylence, basit ve biraz abartılıdır. Genelde sansasyon arayan ve gerçekten bir Çingeneye fal baktırmayı deneyenlerden çok daha fazla konuşan yarım-inançlılar tarafından yayılıp büyütülen söylencelerin asli unsurlarıdırlar. Yaşanan tesadüfler, yapılan tahminlerin doğruluğunu sıklıkla kanıtlarmış gibi kabul edilir ve insanlar yalnızca gerçekleşen tahminleri anımsar. Hataları unutma eğilimindedir insan. Romanlar Moldavya’da çocuk doğmadan aylar önce bebeğin cinsiyetini hiç hatasız tahmin eden pratisyen bir doktordan bahseder. Doktorun sistemi, akıllı bir aletle tamamlanan saf bir tahmin işine dayanmaktadır. Eğer bebeğin erkek olduğunu söylemişse defterine kız olduğunu yazar. Eğer erkek olursa doğru tahmin etmiş olur ve sorun olmaz. Eğer bebek kızsa, doktorun yeteneğinden hayal kırıklığına uğramış ebeveynler karşısına çıktığında doktor basitçe hatırlamadığını söyler ve gerçekte doğru tahminde bulunduğunu yazılı olarak kanıtlayan defterine bakmayı önerir.

Gajoların Çingenelerin lanetinden ve yapacakları büyülerden duyduğu korku sayesinde, Romanlar kesinlikle bir nebze de olsa kendilerini korurlar. Bu sayede, kendini yeterince savunacak güce sahip olmayan bir azınlığa yöneltilebilecek vahşet ve baskı sınırlanabiliyordu. Çingeneler, yasa önünde, en iyi halde bile yalnızca müsamaha gösterilen bir azınlıktılar, en kötü durumda hükümet tarafından geldikleri ülkeye iade edilecek veya katledilecek insanlardı, tamamen yönetimin insafına kalmışlardı. Falcılık sayesinde her şeye inanan insanlarda belli bir korku ve saygı uyandırıyorlardı; zayıf bir savunma ancak hiç olmamasından çok daha iyi.

Falcılık hevesinin bir kişinin kendi kaygılarıyla başa çıkamamasından kaynaklandığına inanırdı Çingeneler… Falın bu kaygıları gidereceğine, kehanette bulunmak için kendini yenileyen bir hırs yaratacağına olan bir eğilim sahibiydiler. Bu kumarbazlığa benziyordu ama arada yine de bir fark vardı: Çünkü biri belki parasını kaybetmiyordu ama kesinlikle sağduyusunu yitiriyordu. Bir kişiyi sorunlarının nedenleri karşısında kör ediyordu ve bu “delilik”ti. Manevi dürüstlükle ilgili sorunlara elverişli bir çözüm üretmek söz konusu olduğunda, boş ve kendi kendini tuzağa düşüren bir arayıştı ve falda çözüm aramak hayatı olduğu gibi karşılama cesaretini gösterememekten kaynaklanıyordu. Çoğu insan, aslında, umutlarından ziyade korkularını onaylatmak için falcılara giderdi. Korku bir dileğin babası olabilirdi; çünkü çoğu, bilinçaltında en çok korktukları şeyin gerçekleşmesini isterdi. Kederin kabulü zenginleşirken korkunun güçten düştüğünü söylemek de olanaklıdır.

Çok önceleri Sırbistan’da korkunç ve amansız bir hastalığa yakalandığını sanan bir toprak ağasından sözedilir. Adam Sarajevo’da bir doktora başvurur ve doktor adamın şüphelerini giderir ve kesinlikle hasta olmadığını söyler. Ağa başka doktorlara da gider ve hepsi de ilk doktorla aynı görüştedir. Bulgaristan’da Niş, Belgrad ve Sofya’ya gider. Umutsuzluk içinde bir falcıyı ziyaret eder. Falcı korkularını hemen onaylar ve ağanın gözünde tıp doktorlarının yanıldığını kanıtlar. Uzatmalı ve oldukça masraflı bir tedaviden sonra ağayı –hayali bir hastalıktan– iyileştirir. Basit bir tanımlamayla anlatılan hikayenin inandırıcılık boyutunda bir Çingene’nin sözlerindeki sırrı keşfetmekten öte anlamlar gerekir. Bir hastanın söylediklerine inanmayan bir doktor mu, buna inanan/inanmış görünen falcı mı daha inandırıcıdır? Çözüme yaklaşma yolunda elbette falcının, üstelik Çingene bir falcının söylediklerinin buradaki anlam zenginliğini çözmek için daha çok kitaplar eskitilir.

Bir Roman deyişinin anlattığı gibi Si khohaimo may patşivalo sar o tşatşimo…
(Gerçekten daha inandırıcı yalanlar vardır…)

SONSÖZ
Doğu Avrupa etnik takımadasında beş milyon Çingene yaşamaktadır ve en önemli azınlığı oluştururlar. Günümüz Avrupasında aşağı yukarı 12 milyon Rom yaşar; bunların çoğu Doğu Avrupa’da, örneğin 2,5 milyonu Romanya’da, 1 milyonu eski Yugoslavya’da, aynı şekilde 800 binden fazlası da Rusya’da bulunuyor. Ayrıca azımsanmayacak bir Çingene nüfusu da Macaristan’da (600 binden fazla) ve Çekoslovakya’da (700 binden fazla) yaşar. Yunanistan ve Türkiye’de de kalabalıklar var ama sayıları resmi kayıtlarda belirtilmez. Fransa, İspanya ve Almanya’da da birçok Çingene var ama sayıları belirsizdir. Romlar tüm Avrupa ülkelerinde bulunurlar. Romların ortalama ömürleri öteki halklarınkinden daha kısa. Bazı araştırmalara göre 46-50 yaş arasında değişiyor.

1400’lerden bugüne yıllar, onyıllar, yüzyıllar geçmiştir… Köprünün altında akan sulara bakarak ‘ötekileşme’nin diyalektiğine ilişkin daha çok söz edilebilir. Bu nedenle olsa gerek 1965’te Paris’te gerçekçi hedeflere sahip bir topluluk kurulur: Comité International Tsigane… (Uluslararası Çingene Komitesi) Yani kısaca CIT… Nisan 1971’de Londra’da ilk Dünya Çingene Kongresi’ni düzenler CIT… 14 ülkeden katılan delegeler ortak ünvan olarak Rom ifadesini benimser ve kendilerine bir flama ve Opré Roma! (Çingene Uyan!) şeklinde yalın bir slogan seçerler… O uzun hikayenin bitiş noktasında işte bu gizemli, büyüleyici ve sürükleyici slogan yatar… Bu slogan bütün çingenelere yönelik bir çağrıdır… Bu çorbada tuzumuz olsun istedik…

Bütün çingeneler yaşıyor…
Ölümsüzlüğün girdabına yapışıp kalmış hayatlarıyla dönenip duruyorlar…
Yeni bir kumpanya kuruyor, yeni hayatlarda bir kez daha doğuyor, uzak ülkelere ayak basma refleksiyle sınırlar aşıp, mesafeleri hiçe sayıyorlar…
Yoksayıldıkları bir dünyanın içinde varoluşlarıyla anlam üretirken, dağılıp yeniden bir araya gelerek akıp gidiyorlar…
Kime inat bu uğraşa atıldıkları hala bir sır…
Belki bir gün bir kaya oyuğundan birileri fısıldayacak kulağımıza…
Tıpkı su gibi, bütün koşullara uyum sağlıyor, durmadan kendilerine yeni şekiller veriyorlar.
Ancak esas özlerine, ebedi ve ezeli Roman ruhuna sadık kalarak yürümeye devam ediyorlar…
Yazgıları bu…

Read Full Post »