Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Kent’

Sesler, Yüzler, Sokaklar

şarkısını yitirmiş sesler
gençliğini yitirmiş yüzler
evlerini yitirmiş sokaklar
kaç hayat yaşayacaklar daha
daha kaç hayat yaşayacaklar

1.
O zaman eve sığmayan yaşam sokaklara taşardı.
O zaman aşkı, coşkuyu, muhabbeti, sıcaklığı, duyguyu geçirmeyen beton duvarların soğukluğu fazla yoktu.
Sokaklar kaosa, karmaşaya açılmıyordu.
Sokağa açılan kapılardan güvensizlik, huzursuzluk taşmıyordu dışarılara.
O zaman sokaklar olanca kalabalıklığıyla kimsizliği, kimsesizliği, yalnızlığı giyinmemişti.
Rengi solmamış, büyüsü bozulmamıştı sokakların.
Evler sokaklardan, sokaklar mahalleden, mahalle kentlerden, kentler insanlardan, insanlar doğadan kopmuş değildi.
En önemlisi insan kendinden kopmamıştı.
İnsan ile sokak, insan ile kent, iç dünya ile dış mekân ikilemi yaşanmıyordu.
İnsan içinden kopmamıştı. Çevre insanı doğasının çok uzağına savurmuyordu. Yaşamın dengeli, orantılı, yekpare mahiyeti zayıflamamıştı.

Kentlerin mimarisi ruhumuzun dantelasına uyumsuz değildi. Sanki iç mekânımıza, iç mimarimize uygun tasarlanmıştı dış mekânların mimarisi. Ona göre şekillenmişti kent. Sanki en geniş anlamıyla çevre; ruh ve kültür düzenimize uygun olarak kendiliğinden şekillenmişti. İnsanla bütünleşen, yaşamı güzelleştiren çatışmasız mekânları, mahalleriyle kentler kendi kendilerini kurmuş gibiydiler. Kentle insan birbirini besleyen, onaran, süsleyen bir bütünlük içindeydiler. Kent insanı sarıp sarmalar ona bir sahici dost gibi kendinden bir şeyler katardı. Kentli yaşadığı yerle ve yaşadığı yerden kimlik kazanırdı evvela.

Yaşam insanı zorlayan, koşturan, kıstıran, bunaltan ve giderek anlamsızlaştıran karakter edinmemişti. Kentler de insan gibiydi bir bakıma. İnsan gibi uyanır, çalışmaya başlar, dinlenir, bayram eder, hüzünlenir, geceyi yorgan gibi üzerine örter dinlenmeye çekilirdi. İnsanın sevincini, coşkusunu, hüznünü paylaşırdı. Yaşama katılır, insana katılır, bazen insanı kendine katardı. İnsanın ruhu sinerdi kentlere. Sabrı, imanı, asaleti sinerdi. Bu anlamda sokakları, yolları, binaları, kemerleri, taşları, sütunları, çeşmeleri, çarşıları konuşurdu. Kentlerin dili, ruhu, kültürü vardı. Her kentli çare yok o dili, o ruhu, o kültürü edinirdi. Her etkinin, her etkinliğin merkezinde insan vardı. Şimdi öyle mi ya; yalnızca ‘kentleri süsleyen yolcu’lar yitip gitmediler, yolcuları ve sakinlerini süsleyen kentler de modern kent planlarının hışmına uğrayarak şimdi çoğu terkedilmiş, itibardan düşmüş, ilgisizliğe mahkûm edilmiş mekânlarıyla kederli kimsesizliği yaşıyorlar. Vefasızlığın derin karanlığında kimselerin paylaşmadığı unutulmaya yüz tutmuş nostaljileriyle baş başa.

O zaman evlerimizin açık kapılarından sokağa taşan bir şeyler vardı. Taşar ve sokağın sesine, şarkısına katılırlardı.

Sonra ne olduysa oldu, kentler beton kentlerin soğukluğuna, anlayışsızlığına orantılı olarak ‘sisler bulvarı’ içinde eriye eriye küçülüp metruk köşelerine büzüşüp kaldılar. Eski olanın inzivaya çekilmesiydi bu. Sonra sokaklarda görgüsüz, müsamahasız edalarla salına salına gezinen alafranga anlayış, yerli değerler adına ne varsa bir bir yaşamın dışına itti. Şimdi sokaklar eski renklerini ve seslerini yitirmiş olarak korkunun, güvensizliğin kol gezdiği tekin olmayan mekânlar haline geldi.

O zaman sokaklar kaosa karmaşaya açılmıyordu.

O zaman eve sığmayan yaşam sokaklara taşıyordu.

2.

Sokaklar yalnızca geçilmek için midir?

Kimileri sokaklar yalnızca geçilmek için dese de biz sokak deyip geçmeyeceğiz. Kendi payıma yaşama ve insanlar arasına karışmayı deneyen ilk adımlarımı, o küçücük çocuk adımlarımı sokaklara ve sokaklarda attım. Çocukluğumun sokaklarında ne çok coşkunluğum, ne çok güzelliklerim, ne çok hoş anlarım kaldı. O yaşanmışlıkları anımsadığımda bir cenneti yitirdiğimi hissediyorum. Bir masaldı sanki. Yaşanmış olan. Yaşanmışlığı kadar gerçek bir düş seli ve yaşanmamışlığı kadar düş tadında gerçek. Orada düş ve gerçeği birbirinden ayırmanın ne olanağı ne de yararı vardır. Doğrusu böyle bir ayrım yapmak gerçekte gereksizdir de. Şimdi bir masaldan, o masalın tam içinden çıkıp gelmiş biri olarak neredeyse tüm eskileri almaya talip olduğumu bildirmek isterim. Eskici geldi. Ey insanlar verin bana bütün eskilerinizi. İsmet Özel’in dediği gibi, ‘işe yaramaz bulduğunuz, artık modası geçti dediğiniz neyiniz varsa verin bana.’ Eskiye ait aklınız, duygularınız, eski bakışınız, duruşunuz, yürüyüşünüz, eski zevkleriniz… verin bana. Karşılığında size yeni hayatlardan kuponlar, kartlar, vefasızlıklar çıkabilir. Orhan Pamuk’un ‘Yeni Hayat’ını alın isterseniz. Bahtınız açıksa size Serkisof’lar, trafik kazaları, bakarsınız reklamı bol televizyonların birinde stüdyo konukluğu çıkar. Belki onbeş dakikalığına meşhur olursunuz. Belki…

3.

Bir uygarlık pratiği olarak ev ve sokaklar; mimari şemaları, mekân özellikleri, birbirleriyle kompleksleri itibariyle çok önemlidir. Ev ve sokaklardaki yaşam kentin merkezine doğru birbirini besleyerek, çoğaltarak akıp gider. Yaşam ve insan tasavvuru her merhalede, her kademede zenginleşe zenginleşe kentin merkezine ulaştığında artık tüm kent halkı adına ve herkesi etkileyen genel bir anlayış, ortak bir ruh oluşmuştur. Bu ruh yalnızca içinde yaşanılan zamanla ve mekânlarla sınırlı değildir. İçinde, günümüze taşınmış, kuşkusuz geleceğe ulaştırılacak kültürel motifler, tutumlar içerir. Bu açılımıyla kentler çok katmanlı, karmaşık yerleşim yerleridir. Kentler; yönetiminde hukukun, ticaretin, kültürün, siyasetin öne çıktığı büyük ve ortak yerleşim birimleridir. Kuruluş, konum ve amaçlarına, yaşadıkları tarihsel-kültürel serüvene göre kentlerin öne çıkan özellikleri vardır. Bu özellikler o kentlerin kimliğini oluşturan en baskın unsurlardır.

Bizim kentlerimiz genellikle inanç ve ticaret ekseninde kurulmuşlardır. Şimdilik kent ve yaşama ilişkin bilimsel çalışmaların genişletilerek sürdürülmesi gerektiğini söylemekle yetinelim. Yapılacak çalışmalar antik kentlerden modern kentlere kadar geniş bir alanı kapsamalıdır. Şunu da söylemeliyim ki, bu konu hiçbir surette bağnazlığı kaldırmaz. Çünkü kent uygarlık demektir. Çünkü uygarlıklar kentlerde kurulmuştur. Kent ahalisi uygarlığa kentlerinin kapısından girerler. Uygarlığa katmayan, katılmayan kentler zaten tarihin toz duman eden savurması karşısında yok olup giderler. Bağnazlığa karşı en sert yanıtı tarih yani zaman vermektedir.

Bizim kentlerimizin güzelliği kendine özgüdür. Sokakları kendine özgü bir dünya içinde güzeldir. Bunu şunun için söylüyorum; güzel kavramı belli bir kentin anlayış, ölçü ve estetiğine göre tanımlanırsa; değişikliğe kapalı bir değerlendirme mantığı içinde başka farklı modeller iyi görülmeyebilir. Unutmayalım ki kentler ait oldukları uygarlıkların yaşam pratiğiyle kimlik kazanırlar. Meselâ antik kentlerdeki tiyatro, Agora veya Roma’nın civitas’larındaki Forum yapılarını veya Stalingrad’daki insansız, uzun, geniş bulvarları bizim kentlerimizde bulmaya çalışmak beyhude bir uğraştır. Buna karşın harem ve avlusuyla binlerce insanın toplanmasına olanak veren selatin camileri ve onların etrafında yoğunlaşan çarşıyı yeterince değerlendiremezseniz ne Medine’den, Bağdat’tan, Semerkant’dan bir şey anlaşılır ne de İstanbul’un kalp atışları dinlenebilir. Her bir kentte aynı kriterlerin tek tip estetik anlayışını aramak yerine, her bir kentin farklı yaşam telakkisini, yaşam estetiğini bulmak gerekir. Kültür ve medeniyet farklılıklarının karşılaşması, buluşması, çatışması, uzlaşması gibi etkileşimlerle kurulur. Kökeni hangi kaygılara dayanırsa dayansın yaşamın doğal çeşitliliğini yok etmekle varlığını sürdürme yolunu seçen müdahaleci diktatör yapılar, sokakların ve orada akıp giden yaşamın büyülü zenginliğini de bozdu. Yaşamın insanı anlama, anlamaya, düşe, düşünceye, aşka kışkırtan çekiciliği de yitip gitti. Sefaleti, tükenişi, trajediyi emziren sokaklar nereye çıkar, nereye çıkmaz? Hangi sokak erdeme, hangisi iyiliğe, hangisi sevgiye çıkar? Hangi sokak ahlâka çıkmaz, hangisi dostluğa? İnsanlık benliğinin bilinçaltında çaresiz düşünüyor: Aşkı nerde yitirdim, ruhumu hangi sokakta? Çocuklarımız hangi bulvarlarda kayboldu, yitik kuşakları kaçıncı cadde kaçıncı sokakta arayacağız? Bu sokaklar nereye çıkar, bu sokaklar nereye çıkmaz? Yoksa şairin dediği gibi sonunda kabre mi çıkar bu yolun kıvrımları? Kolay mı o da çare değil, karanlığın dibi görünmüyor!…

Tarihe baktığımızda bizde modern anlamda kent plancılığının olduğu söylenemeyebilir. Daha doğrusu caddeler, sokaklar cetvelle, gönyeyle çizilmezler de suyun doğal akışında olduğu gibi güzergâhlarını kendileri belirler. Bu yapılanmanın yeni araç gereçlerin zorunlu kıldığı yaşam tarzını kaldıramadığı söylenebilir. Diğer yandan bu kendiliğinden gelişen şemanın müdahalesiz yaşamın özgürce gelişmesini ifade ettiği de bilinmelidir. Kentler yaşamın soyut niteliğinin somut yansıması gibidir. Bizim sokakları şekillendirdiğimizden daha fazla sokaklar bizi şekillendirir. Yollar ve sokaklar mümkün mertebe hiçbir yaşamı yıkıma uğratmadan, mahremiyetlere, özel yaşam alanlarına müsamaha göstererek, hiçbir düşü, düşünceyi bozmadan kendiliğinden güzergâhlarını bulmuşlardır. Nereye? Evimizden, önce ev içimizden çıkmaza, oradan sokağa ve her bir kapı aralığından, her bir çıkmaz sokaktan içine taze tebessümler, yeni selâmlaşmalar, yeni sabahlar, yeni günler, yeni asude duruşlar, yürüyüşler kata kata, çoğalarak kentin içine; hanlara, bedestenlere, arastalara, dükkânlara, mescitlere, camilere. Oradan kemer altlarından, kubbe altlarından, bir masal coşkusuyla renkli yaşamlar panayırı çarşıların her kıyısında, her köşesinde ayrı bilmeceler olan, taş döşeli sokaklarını adımlaya adımlaya yine evimize. Orada sükûn, orada hayat bulur; hayatı paylaşır.

Sofalı evlerimizin iç orta mekânları ‘hayat’ diye tabir edilir. Bu nokta ev ve yaşam ilişkisi bakımından çok önemlidir. Evimizin tam orta yerine hayat deyişimizin bariz anlamı hayatın orta yerine aileyi koymamızla alâkalıdır. Hayatsız ev, evsiz hayat olası değildir bizim kültürümüzde. İlk düş, ilk düşünce orada başlar. İlk bilgiler orada öğrenilir, ilk bilmeceler orada çözülür. O iç mekân kültürel, psikolojik boyutuyla hakikaten hayattır. Orası, geniş anlamıyla da evimiz ve ev içimiz iç dünyamızın da oluştuğu yerdir. Oradan yüksek duvarlarla ya da ahşap perdelerle çevrelenmiş avluya, bahçeye, sonra sokağa doğru hareket alanını ve çevreyi genişlete genişlete açılan varlığımız özgürlüğe ve kimliğimizi edinmeye doğru rahat, uyumlu bir geçiş yapar. Evimiz ne kadar iç dünyamızın mekânsal karşılığıysa sokaklar da sosyal yönümüzün ve kişiliğimizin mekânsal karşılığıdır. Sokakta elbette evimizdeymişiz gibi hareket etmeyiz. Toplum orada bize farklı roller ve sorumluluklar yükler. Sağlıklı toplumsal ilişkiler sağlıklı bireylerce kurulur. Kişiliğini ev ve sokak arasında çatışma yaşamadan ya da pek az yaşayarak kuranlar toplumsal yaşama daha kolay dahil olurlar. Evlerimizle sokaklarımız arasındaki denge ve birbiriyle ilişkili bütünlük bu açıdan da önemlidir. O nedenle oturmuş geleneksel ilişkilerimiz ve mekânlarımız içinde kâbuslar yaşanmazdı. Doğal olarak herkes yerini bilirdi. Kentli her birey kendi havasını solurdu. Özgürce ama o sorumluluğu duyarak. Yozlaşmadan.

4.

Kentleşme devrimi başlayıp, Avrupa’da ilk işçi ve burjuva sınıfının ortaya çıktığı değişim dönemlerinde Almanlara atfedilen bir atasözü ‘Kent havası insanı özgür kılar’ diyordu. Buradaki özgürlük feodal bağımlılıktan ve sınırlamalardan biraz da değerlerden soyutlanmaya denk düşüyordu kuşkusuz. Aynı sözden hareketle günümüz kentlerinin de insanı özgürleştirdiği söylenebilir mi? Yoksa günümüz insanı kentsel yaşama sürecinin korkunç ablukası ve baskısı içinde özgür kılacağı düşlerini de mi yitirdi? Her kent beyaz geceleri yorgan gibi üzerine çektiğinde, şefkatli bir ana gibi ayrım gözetmeksizin tüm insanını koynuna alarak renkli rüyalar görmelidir. İnsanlar o düşe katılmalıdır. İnsanların nerdeyse rüyalarını bile denetim altında tutan tektiplikler, tekdüzelikler yaşamın elbette estetik boyutunu yok edecekti. Yaşamak kâbusa dönecekti.

5.

Bir kent sivil karakterinin bolluğu oranında kimlik kazanır ve kendi insan tipini ortaya çıkarır. O kentin sokaklarından insanlar geçer. O kentin sokakları insana göredir, insana orantılıdır. İnsanlar hayata açılan adımlarla, aşkla, sevgiyle, muhabbetle elbette yer yer sıkıntıyla, husumetle, sessiz, sesli, kavgalı ama hep insani yanlarıyla, insan gerçekliğiyle; yani kendilerinden kopmadan geçerler. Bu anlamda bizim sokaklarımız besler insanı, büyütür.

Bir de çıkmaz sokaklarımız vardır. Evlerimizin kapıları daha çok oralara açılır. Ben en çok çıkmaz sokakları severim. Çıkmaz sokakları bol mahalleleri, o mahallelerde yaşamayı ne çok özlüyorum. O sokakları hep geniş bir ev gibi düşündüm. Kenarına dizilen evlerin bir ucu sokağa, mahalleye açık avlusu gibi. Evden bir kademe daha geniş olan hususi ara mekânlar, yarı mahremiyet mekânları. Sanki evlerimizin doğal uzantıları. Çıkmazda oturanlar orayı bir ortak yaşama alanı, bir ortak avlu gibi kullanırlar. Çıkmazda olmak ruhsal ve düşünsel anlamda çıkmazda kalmak değildir. Bilakis hayata ve insanlara daha problemsiz hazırlanmanın güvenli çevresel mekânlarıdır. O sokağı paylaşan her aile birbirine akrabalık ölçüsünde yakındır. Ya akrabadırlar ya da akrabayı aratmayacak ölçüde yakındırlar. Kişilikler; ev, çıkmaz sokak ve sokak süreciyle geçişlerin olabildiğince problemsiz, çatışmasız inşa edilir. Büyük kentlerde birden bire sokaklara savrularak ölümcül çalkantıların ve çatışmaların girdabına kapılıp, ne olduğunu anlayamadan kaybolan körpe gençler düşünülürse hayata hazırlanmak anlamında çıkmaz sokakların ve o eski sokakların kıymeti anlaşılacaktır. Açmadan solan, soldurulan çiçekler bizi nasıl üzmesin?

Ev bir yönüyle iç evrenimizi temsil eder. Orası bizim özel dünyamızdır. Ana kucağından ana ocağına giden süreçte çocuk ilk deneyimlerini, donanımlarını edinir. Sofalı, geniş avlulu ve bahçeli evler çocukluk evresinde varlığımız için daha geniş bir ortam sağlar. Bu modern yaşamların çocuklara öngördüğü dar mekânlarla kıyaslanamayacak genişlikte bir alandır. Bu geniş mekânlarda ve bu mekânlardaki özel, naif ilişkiler gergefinde dokunan kişiliğimiz çıkmaz sokakta akranlarımızla daha ortak, daha paylaşımcı bir uygulamaya geçer. Orası küçük ölçekte bir toplumsal ortak yaşama alanıdır. Bu kademede son derece sağlıklı işleyen bir süreçle başkasına sevgi, saygı, tahammül, paylaşım ve medeni cesaret öğrenilir. Burası bir çıkmazdır. Ama yaşam ve var olma adına çıkmazda değilizdir. Bu sokak başkası için, yolunu şaşıran kimi yabancılar için çıkmazdır. Bir de bu kapalı sokaklar anlayışsızlığa, öfkeye, nefrete, bencilliğe çıkmaz evet. Ama bu sokaklar özellikle oranın sakinleri için, sevgiye, onurlu aşklara, belki kara sevdalara, kardeşliğe, yardımlaşmaya, hoşgörüye çıkar. Özümüze, özgürlüğümüze, kendimize çıkar.

Yüzyıllar boyu süren akış bir medeniyeti yaşatır.
Sokaklara taşan işte bu akıştır.
O zaman eve sığmayan yaşam sokağa taşardı.
Sokaklardan dönüp evlere dolan bu ses bu nefesti.
O zaman sokaklarımız sesini, nefesini yitirmemişti daha.
O sesi o nefesi yeniden bulmak için haydi evimize gidelim.

Reklamlar

Read Full Post »

O kentin sokağından aşağı inmek vardı… Usulca kayarken gözlerimizden, Çengelköy’de ardıç ağaçlarının kokusunu anımsamak istercesine kentin sokaklarına dalmak vardı… Şimdi İstanbul’da olmak vardı… O sokaklar, o yaşanmışlıklar ve onca tarihin üzerine kurulu koca bir kenti; büyütmek, koklamak ve dokunmanın güzelliğiyle yaratmak vardı… Sahi kaçımız yaşadığımız tarihi dokunun farkına varabiliyor? Ne kadar duyarsız olduk, ne kadar… Oysa şimdi Kemalettin Tuğcu’nun Köprüaltı Çocukları, Knut Hamsun’un Açlık adlı romanlarının sayfalarını arşınlarken, aklımızda kalan sokak adları gibi yaşamanın ayırdına varabilmeliydik biz bu sokaklarda. Biz bu kenti bilmeliydik… O sokakları adım adım adımlamalı sonra dönüp o sokaklarda yaşamalıydık… Şimdi Çengelköy’de olmak vardı… Çengelköy’de Kemalettin Tuğcu Sokağı’ndan başlayıp Tanrıverdi Sokağı’na kadar uzanan o ekmek sıcaklığında yokuştan aşağı adeta yuvarlanırken karşınıza çıkan İskele Meydanı’nda bir çay ocağında soluklanmalıydık…

O semte ne kadar yakın, o semte ne kadar uzak olduğumuzu irdelemek adına o yokuştan aşağı süzülürken; leylaklar, gül hatmiler ve şakayıkların arasında adeta durup tarihin derin nefesinden bir soluk almalıydık… Aklımıza takılmalıydı bu sokaklardan taşan insan sesi… O sesin yankısı içinde sağımıza onlarca yıllık mezarlığı alıp adım adım sokağı arşınlamalıydık. Biz, siz yani hepimiz bu sokaklarda vardık… Bu sokaklarla birlikte yaşama asılmalıydık… Şoselerden çıkıp refüjlere uzandığımız süreçte; bu kente, bu sokağa, bu hayata belki de ne kadar uzak, ne kadar yakın, ne kadar içinde veya ne kadar dışında olduğumuzu anlamaya çalışmalıydık. Kemalettin Tuğcu’ların çocukları olmaktan öte başka bir dünyanın olanaklı olmasının ayırdına varan bizler şimdi Harry Potter okuyarak yetişen gençliğin sokaklarda takılmak yerine internet kafelerde takılmasını mı anlamaya çalışmalıydık? Bir kentte yaşıyor olmak, o kente ait olmak ya da o kentli olmakla ilintili miydi acaba?

Berkeley, ‘Esse est Percipi’ der. Yani, ‘var olmak algılamaktır…’ O halde her gün önünden geçtiğimiz o eski, köhne bina, ahşap ağzıyla bize ne demektedir? Yoksa biz o kentin, o sokağın soluk almakta olduğunun farkında değil miyiz artık? Her kent bir organizmadır oysa… Yaşayan, soluk alan ve konuşan bir organizma…

O sokakların aşil topuğu görmezden geldiğimiz ahşap binalarda gizlidir… O sokaklarda var olmanın temel koşulu olan algılama sorumluluğumuz bizi beklemektedir… O sokaklarda bazen yırtık bir market torbasıyla pejmürde bir amca, bazen yorgunluktan bitap düşmüş kadidi çıkmış bir teyze, bazen de kendim olurum… Ağır ağır tırmanarak çıkarken o yokuştan kendimi onların yerine koyar yanımdan bir ıslık sessizliğinde geçip giden son model araçlara bakıp hayıflanırım… Yaşam benim derim… En umutsuz olduğum anda o sokaklarda gezen aklımla beyaz atlı bir prens ya da ahşap bir binanın kapısında serenat yapan aşık olurum…

Yaşanmış yılların yorgunluğunda giderek eskirken ahşap binalar, bana usul usul ninni söyleyen anneannemi bulurum yanı başımda….. Ben Çengelköy olurum… Siz o Çengelköy’den süzülüp geçerken, ben uçurtma uçuran çocuk ya da damdan damda konan tepeli bir Pelikan olurum… Ben böyleyim zaten bazen Çalıkuşu, bazen Söğütbülbülü… Ama ben en çok Çengelköy olurum… Kemalettin Tuğcu Sokağı’ndan aşağı inerken ahşaptan yapılmış eski evin penceresinden bakan kara gözlü bir kızın yere düşen oyalı mendile işlenmiş aşkı olurum… Ben Çengelköy’de ahşap bir binayım… Ben bu sokakta yaşamaktayım… Mutluluğa sıvanmış yaşamlarınızda farkına varmadığınız ayrıntıyım… Heybetli değilimdir ama alçakgönüllü duruş deyince akla ben gelirim… Bazen rüzgarda fısıldayan bir çift dudak olur sizi selamlarım…

Yola çıkınca her sabah,
Bulutlara selam ver
Taşlara, kuşlara,
Atlara, otlara,
İnsanlara selam ver.
Sonra çıkarıp cebinden aynayı
Bir selam da kendine ver.
Hatırın kalmasın el gün yanında
Bu dünyada sen de varsın!
Üleştir dostluğunu varlığa,
Bir kısmı seni de sarsın… diyen ses şair duyarlılığında benimdir aslında… Ben bu kentte farkına varmadığınız nice sokaktan yalnızca bir tanesiyim… Adım Kemalettin Tuğcu… Yola kesiştiğim noktada Tanrıverdi Sokağı karşılar beni… Sonrası deniz… Karşı kıyı İskele Meydanı…

Bir yanımda sessizliğin yücesinden uçan kuşların en meraklı oldukları mezarlıklar uzanır… Bazen bakar bakar ağlarım… Bazen elimde Oltu Taşı’ndan bir tesbih bismillah okurum sabah ezanına karşı… Bazen ramazanda mezarların üstüne su döken meczubum ben… Ama en çok tarih kokarım… Bir gülü koklar gibi, sevdiğini koklar gibi yanı başımda durup da bana bakan güzel kıza en güzel kent masalları anlatırım… Kentin sakız gibi kokan çarşafıyım… Başı yazmalı, elleri kınalı bir geçmişin makyajından ojeli tırnaklara, boyalı dudaklara uzanmış bir duvarım ben… Ben, onlarca yıldır eskimeyen yuvayım… Ben Çengelköy’üm… Ben bu kentin en güzel köyüyüm… Hatta ben bir köylü güzeliyim… Bana bakmanızı isterim… Beni görmenizi, beni sevmenizi ve tıpkı sevgilinize gösterdiğiniz ilgiye benzer bir ilgi isterim… Önümden geçerken bahçemde duran güller sizin için… Yaşanmışlıklar sizin, anlatmak istediklerim sizin, hayat sizin için…

Ben bir sokağım… Adım Kemalettin Tuğcu… Hemen yanıbaşımda Tanrıverdi… Çengelköy’deyim… Hemen karşımız İskele Meydanı… Ben bir sokağım… Ahşap kokar, dostluk sunarım… Kürdili hicazkar nağmeler çalınır kulaklarınıza adımlarınızda… Bir piknik sepetine değişmeniz gerektiğinde buralara da uğrayın derim… Çünkü derim ki ben: Bir kentli olmak demek o kentte doğmak demek değildir… Aksine bir kentli olmak demek o kenti bilmek demektir… Bu sunum size… Bir kırık kemanın hüzünlü nağmelerine yolunuz düşerse aklınıza ben gelmeliyim… Ben Çengelköy’de bir sokağım… Bu sevgi size…

Read Full Post »

Ben Bir Ağacım…Ulu Bir Çınar…

Size tuhaf mı tuhaf bir hikaye anlatacağım… Mevsimlerle ilgili, zamanla ilgili, gece ve gündüzle ilgili, İstanbul’la ilgili, geçmişle ve bugünle ilgili, elbette biraz da benimle ilgili bir hikaye anlatacağım… Ben bir ağacım… Ulu bir çınar… Gökyüzüne uzanmış bir mızrak başıyım… Tarihin Arap atı, aşkların yalancı kısrağıyım… Gölgemde alınan her solukta ben varım… Yeryüzünün geleceği, renklerin yosun tutmuş sazıyım…

Ulu bir Çınar’ım ben… Önüm, arkam, sağım, solum sobe… Selimiye adıyla anılan meşhur semtteyim. Selimiye Kışlası’nı sağınıza alıp İskele Caddesi’nden yukarıya çıkacak olursanız tepenin başında duran bir mürdüm eriğiyim… Caminin tarihiyle özdeştir tarihim… Caminin bu sokaklara açılan avlu kapılarının birinin önünde görkemli bir anıtım… Selimiye Kışla Sokağı, Şerif Kuyusu Sokağı, Selimiye Camisi Sokağı ve Çeşme-i Kebir Sokağı ile çevrili geniş alanı kaplayan Büyük Selimiye Camisi’nin avlusunda bir fotoğraf karesine yaslanmış saltanatım ben… Mermer merdivenlerin refakatinde 18 basamakla çıkılan kapının içerisine adımınızı attığınızda karşınıza çıkan kadim tarihim… 1.5 metrelik setin üzerinde 4×4 çeker bir heybetli tahtın üzerine konuşlanmış gölge ağacım… Etrafımda gölgeme sığınanlara serinlik sunduğum banklardan kurulu misafir odasıyım. Selimiye Kışlası Sokağı ile Şerif Kuyusu Sokağı’nın birleştiği yerde, bugün kütüphane olarak kullanılan sübyan mektebine değer dallarım. İki katlı olan bu yapının üst kısmı ahşaptır. Avluda bugün kullanılmayan çok büyük bir şadırvan bulunmaktadır. Caminin yapımına Sultan III. Selim zamanında 1802 yılında başlanmış ve 1805 yılında ibadete açılmıştır.

İnatçıyımdır… Diğer ağaçlardan daha yükseklere çıkmak ister gönlüm. Gökyüzüne yakın olmak, daima daha yukarı çıkmak isterim… Bunun için adım, Ulu Çınar’dır. Başımı göklere değdirme sevdası taşırım benliğimde… Sabırlıyımdır… Kündeye gelmem… Sebatlı bir uğraşla köküne inerim toprağın, sonra da özüne yaslanırım. Ben bir mülteciyim yüreğimde yaşarım…

Enli ve yüksek olduğum için gölgem geniş ve uzundur. Ömrüm de uzundur. Asırlık çınar deyimi beni anlatır. Kolay kolay yıkılıp çürümem. Güçlü olduğum için sineklerin, kurtların, solucanların saldırısından korkmam. Tam yıkıldı, eskidi, bitti denildiğinde yeni bir filiz veren türlerim vardır. Göğsümü kuşlara yuva olarak açarım. Hangi çınar ağacına baksanız içi oyulmuş, etrafı sırma gibi çizilmiş, şekil şekil, desen desen yuvalar görürsünüz. Bir ana gibi bir baba gibi kucak açarım kuşlara. İşte bu yaşlı çınarın hikayesi böyle başlar… Bir medeniyetle yaşamış canlı, komşu, yaren, refik, arkadaş ve dost. Siz öyle bir hakkaniyet, sevgi, vefa, arkadaşlık, kardeşlik yaşayın ki kuşlar da, ağaçlar da size dost olsun. Göklerde size nameler dizsinler, yerde sizlere renk olsunlar, serinlik olsunlar. Sizin methiyelerinizi dizsinler. Her ezan sesinin sessiz tanığıyım ben… Ramazanda mahyaların yakın arkadaşıyım. Her ölümlünün yıkanırken çıktığı teneşire gözlerini diktiği acıyım… Ben yağmurda ıslanan kuş kanadıyım…

Esir değil kul hiç değil, kendimde yaşarım… Ben bir mülteciyim burada aslında sınır yok… Kazanmak, kaybetmek yok, bu güçten daha büyük güç yok… Nihayetinde ben bir kara ağacım… Gölgem kadar serin, sesim kadar sessizim. Ben bir ana ağacım; oğul kadar vefasız, kızım kadar umarsız… Ben bir uzak ağacım; bakışların kadar uzak, sözlerin kadar tutsağım… Ben bir yaşlı ağacım, dallarım kırılgan, yapraklarım düşmekten yorgun… Ben bir tutam ağacım, rüzgara karşı çıkan alınyazısına boyun eğen… Ben bir kadın ağacım, yüzündeki çizgilerle övünen, fidanlarıyla gülümseyen… Ben bir toprak ağacım, vakti geldiğinde gözyaşlarıyla sulanan… Ben bir tanık ağacım, sevdiklerimin arkasından yaşlı gözlerle bakan…

Ululuğu sembolize ederim insanlar için… Üstelik saraykültürünün bir ürünüyüm. Nasıl bir çocuk doğduğunda adına kavak dikilirse, sarayda her şehzadeye kendi adına bir çınar ağacı dikilirdi eskiden… Ama gerçekten de eskidendi çok eskiden… Şimdilerin modasına uyup süslü sünnet giysileri giydirdiğimiz çocuklarımız için, doğduklarında bunu kutlamak için dikilen bir ağaç… Düşünebiliyor musunuz? Güzelliğe bakar mısınız lütfen… Kutlamak için ağaç dikmek… Siz yaşarken ona bakıp işte benim doğduğumda dikilen ağaç budur demek… Geçmişe nostaljik yolculuklar yapmak için dönüp dönüp geldiğinizde sizi bekleyen o ağacın altına sığınmak… Şimdi ay usul, yıldızlar eski… Hatıralar gökyüzü gibi gitmiyor üzerimizden… Ömrümün dayanıklı olması tarih yazar üzerimden… İstanbul’da tüm parklarda ve bahçelerde hala rastladığınız benim… Benim gölgemde kahveler ve sohbet yerleri… Oryantalistlerin gerek yazılarında gerekse resimlerinde yer alan bu coğrafyanın en görkemli ağacı kuşkusuz benim… Osmanlı İmparatorluğu’nda padişahların soyağaçları ve portrelerinin birçoğu benim dallarımın arasına resmedilmiştir. Ulu camilerin, mesire yerlerinin, meydan kahvelerinin, semt meydanlarının en önemli mevkilerinde, ben ve arkadaşlarım taht kurmuşuzdur. İstanbul’un tarihine tanıklık eden bizlerin, Gülhane Parkı’ndaki Londra çınarları gibi göçmen kuşlar için iyi birer barınak olarak varlıklarını hala sürdürmekte olduklarını da naçizane bildirmek durumundayım… Eyüp Sultan Camisi iç avlusunda Eyyüb Sultan Türbesi Hacet Penceresi önündeki Akşemseddin Hazretleri’nin diktiği rivayet edilen anıt çınar, benim bu topraklardaki en eski örneklerimdendir… İstanbul çınarlarıyla ilgili bilgilere Topkapı Sarayı Müzesi eski müdürlerinden Haluk Şehsuvaroğlu’nun Asırlar Boyunca İstanbul adlı yapıtında rastlamaktayız. Şehsuvaroğlu’nun aktardığı bilgilere göre, Topkapı Sarayı’nın 1. avlusunda bulunan ve içi bir oda genişliğinde oyuk olan ve günümüzde hâlâ yaşayan Çınar Ağacı, İstanbul’un en eski ağacıdır. Ayrıca Gülhane Parkı’ndan Sultanahmet’e çıkan yol üzerinde tramvay yolunun ortasında yer alan Çınar Ağaçları da bazı idam edilenlerin asıldıkları ve halka ibret için teşhir edildikleri yerler olmakla ün salmışlardır. Yine Sultanahmet Meydanı’nda bulunan ve kolları insan kolu gibi yatay olarak büyümüş Çınar Ağaçları da Osmanlı tarihinde idam edilen asiler ve paşaların burada teşhir edilmeleri dolayısıyla üzüntü veren tarihi olaylara tanıklık etmişlerdir. Çınar Ağaçları tarihimizde tatlı veya üzüntülü olayları anımsatıyor olsa da bin senelik Osmanlı ve Bizans tarihi olaylarını gören ve yaşayan, canlı tanıklar olarak hâla tarihi olaylara bekçilik eden birer doğal anıt olarak aramızda yaşamaktadırlar. İstanbul’un meydanlarını, sokaklarını, caddelerini gölgelendiren, sonbaharda kızıla dönen yapraklarıyla kente farklı bir güzellik katan çınarların sayısı giderek azalmaktadır beyler, bayanlar… Bilgilerinize… Kentte yaşayanlar için çınarların çoğaltılması bir umuttur…

Ben bir ağacım, dallarımı kırmış rüzgârlar. Ben bir ağacım, eski bütün aşklara tanıktır gövdem. Bak, işte! Bir gönül, iki gönül, üç gönül ve… Oklar geçmiş içimden… Ve her bir yerime adlar kazınmış, yürekleri durur orada bak! Hâlâ atmaktalar bedenimde…

Yapraklı ağaçlar sınıfındanım. Odunum kullanışlı olduğu için de çok aranan ağaçlardanım. Kendi kendime kolayca yetişir ve gelişirim. Ulu ve yaşlı olanlarıma daha çok İstanbul, Bursa gibi yörelerde rastlanır. Batı çınarı ve Doğu çınarı gibi çeşitlerim vardır… Besince zengin, orta yumuşaklıkta, nemli topraklarda ve akarsu kıyılarında yetişirim. Ilıman iklimleri sevmeme karşın kuraklığa da dayanıklıyımdır. Yuvarlak ve geniş bir tepem vardır… Boyum 40 metreye kadar çıkar… Yaygın kök yapım fazla derine inmez. Güçlü yan kökler geliştiririm. Kirli havaya dayanıklıyımdır… Park ve bahçeler için iyi bir kitle ağacıyım. Genç yaşlardan itibaren genel olarak hızlı büyürüm. Uzun ömürlüyümdür. Yaşlı olanlarım zamanla içleri çürüyüp boşaldığı halde yine de yaşamlarını sürdürmek konusunda inatçıdır. Kütük sürgünü verme özelliğim vardır. Yetiştirilmem tohum ve yarı odunsu çeliklerle olmaktadır. Odunumdan; alet sapları, fıçı, çit kazığı yapımında ve mobilyacılıkta, ayrıca yakacak olarak yararlanılır. Tanen içeren kabuklarım kabız yapıcı ve ateş düşürücü olarak içten, antiseptik olarak da dışarıdan kullanılır.

Dallarım neredeyse bir ağaç gövdesi kadar gelişir. Dallarımın filizleri sanki bir resim çizerler; yahut bir bayramın, bir zaferin, bir çocuğun doğuşunu kutlarcasına çubuk çubuk, mahyalar gibi, o ulusun coşkusunu yazmak isterler.

Kabuklarımı dökerim kendi halimde. Merak edip alın lütfen. O kadar naziktir ki… Zarif ve yumuşaktır. Belki gövdemin kabuklarının külüdür. Belki de ipeği. Bu yücelikte böylesine alçakgönüllü olmak ancak bir çınara yakışır. Yeri geldi mi dallarımda dünyanın yuvarlağını temsil eden sert ve tüylü meyvelerimle kaşlarımı çatmasını da bilirim. Bunu da insanlık duygularını yitirenlere yaparım.

Beş parmağı andıran yapraklarım avuçları temsil eder. Kimine göre yaşam kaynağıyım… Kimine göre en kötü… Kimine göreyse en güzel… Ama bana göre ben yalnızca bir çınarım…

Bazen saçmalarım… Bazen durup durup ağlarım… Bazen gerçeklerden tamamen koparım…
Sonuçta bir ağacım… Herkes gibi garip bir yönü olan…

En çok ilkbaharı severim. İlkbaharda canlanır bedenim. Ben bir ırmağım, gece gündüz çağlayan… Ben bir ağacım, göklere uzanan… Ben bir rüzgarım, hep sürükleyen… Ve ben bir kulum, çoğu zaman esir olan… Bazen bir güneşim, göz kamaştıran… Bazen bir parça tozum farkına varılmayan… Bazen bir düşüm, asla ulaşılmayan… Ve bazen bir hiçim, kendi kendine mahkum olan… Bazen bir romanım, sonu olmayan… Bazen bir kabusum, uyanılmayan… Bazen bir günahım, kaçılamayan… Ve bazen bir bilmeceyim, anlaşılmayan…

Çünkü ben bir ANIT AĞACIM, önümde nöbet tutulmayan…

DERKENAR:

Anıt Ağaç:
Yaş, çap ve boy itibariyle kendi türünün alışılmış ölçüleri üzerinde boyutlara sahip olan; ilginç kök, gövde ve dal formu nedeniyle izleyenlerin belleğinde kimi simgeler çağrıştıran; yöre folkloründe, kültür ve tarihinde özel yeri bulunan, geçmiş ile günümüz, günümüz ile gelecek arasında iletişim sağlayabilecek uzunlukta doğal ömre sahip olan ağaçlar anıt ağaçlardır…

Ağaçları anıt yapan üçüncü grup özellikler ilgili ağaçlara atfolunan moral ve kültürel ayrıcalıklardır. Fiziksel boyutlar yönünden olağanüstü sayılmasa da, yöre kültüründe olumlu veya olumsuz, gerçek veya hayal ürünü, mistik veya folklorik bir öyküye sahip olmak, ya da yöresel veya ulusal tarihte kimi olaylar ile özdeş hale gelmek ve onlara tanıklık etmek de ağaçlara anıtsal nitelik kazandırmaktadır.

Bugün cami, mescit ve türbe avlularında karşılaşılan devasa çınarlar, serviler ve ıhlamurlar, hep bu mistik kültürün bizlere armağan ettiği birer doğal mirastır.

Anıtsal nitelik taşımasalar da, yerleşim alanlarının içinde ve hemen bitişiğindeki yeşil doku üzerinde bulunan, doğal peyzajı bütünleyerek estetik etkisini yükselten, tek veya sıra ve guruplar halindeki ağaçların özellikle büyük şehirler ve metropoller için yaşamsal önem taşıdığı kuşkusuzdur.

Read Full Post »

Bazen yürümek ister insan… Çok uzaklarda parlayan bir ışığın peşinde sonsuza dek gitmek ister…

Anadolu, bu dünyanın yazılmış en güzel şiiridir…

Ege, Anadolu’nun en güzel mısrasıdır…

Muğla, Ege’nin incisidir…

Ören, Muğla’nın en spektaküler (gözalıcı) çalışmasıdır doğa adına yapılan…

Halikarnas Balıkçısı’nın koca bir ömür eskittiği bu topraklar için söyledikleri de bu anlamda manidardır: “Roma’yı gör de öl, Gökova’yı gör de yaşa…” Gözünüzü geride bıraktıklarınıza, ikinci el hüzünlere, karbon kağıdıyla çoğaltılmışçasına geçen günlerinize, dünlerinize kapadıktan sonra yola çıkmak isterseniz, bütün virajları aşmanız gerekir doğal olarak.

Başlanmışsa bir kez yürünmeye, insan kendi hayatının öznesi olmaya adım atmışsa bir kez, işte o zaman insan ‘kendisi’ olmaya başlamış demektir artık. Yürüyüşünün onu nereye götüreceği çok önemli değildir. Yürümektir önemli olan.

Yürümeye başlayan insan, hiçbir şeyin artık eskisi gibi olmayacağını, bütün sonuçların milat olmaktan öteye anlam taşımayacağını öğrenir zamanla… Yollar önünüze seriliverdiğinde, şu dağın ardından doğup denize batan güneşi seyretmenizi öneririz… Başka bir yerde geçecek güne açıldığında gözleriniz, ilk ışıklara değdiğinde kirpikleriniz, bugünle yarın arası bir yerde ‘dünya bir gündür, o da bugündür’ derseniz eğer, bilin ki siz Ören’desiniz…

Sarar içinizi bir benzersiz telaş ve kıpır kıpır bir heyecan/ Yolun düşerse, uğra.. / Korkma, ağlamaz! / İçini acıtmaz… / Diz ağrılarını anlatmaz, / Hayıflanmaz, Yalnızlığından… / Belki, sana Birkaç şiir okur, Seni anlatmayanlarından… / Biraz laflarız, ortak dostlardan, / Çocuklardan… / Biraz yaşamdan… / Kal gibi bakmaz / Geçirirken, korkma! / Bir merhabaya gel, yeter!

ÖREN…

Muğla ilinin Milas ilçesine bağlı, ilçe merkezinden 39 km. güneyde, Gökova Körfezi’nin ortasında şirin bir belde. Bu tanımlamaya bakıp, yanılgıya kapılmayın sakın… Tarihi MÖ 3000’li yıllara dayanan Antik KERAMOS kenti üzerine kurulmuş bulunan Ören, 8 km’lik kordon, 28 km’lik sahiliyle Mavi Yolculuk’un merkezinde. Buradaki renklerin, yaşanan güzelliklerin ne denli etkileyici olduğunu anlatmaya sözcüklerin gücü yetmez…

Bu topraklara bir gün yolunuz düşerse eğer, görürseniz güzellikleri, rengi gözlerinizde kalacaktır. Duyarsanız buradaki sesleri, sessizlikten kulaklarınız tıkanacaktır. İçinizde çektiğiniz hava öyle böyle değil, ciğerlerinizi mutlaka teslim alacaktır. Dokunursanız eğer bu kente, Tanrı şahidimdir, hissi teninizde iz bırakacaktır. Olur da yaşarsanız eğer, kurtuluş yok, artık yüreğine hapsolmuş sayabilirsiniz kendinizi…

ÖREN’de nem oranının minimum yani yok denecek kadar az, buna karşın oksijenin bol olması sağlık için ideal bir ortam sağlar. Beldenin yine en önemli özelliklerinden birisi rafting hariç, doğa sporlarının bir merkezden yapılabilmesidir. Özellikle yaz-kış yamaç paraşütü yapılan Kocatepe’nin ayrı bir güzelliği ve özellikleri vardır.

Ünlü denizbilimci Kaptan Cousteau, Gökova Körfezi için, “Dünyada cenneti arıyorsanız Gökova’dır” demiştir. Mitolojik bir kentten söz ediyoruz size aslında…

Mitolojide, Dionysos ile Ariadne’nin oğlu ve çömlekçilik sanatının kurucusu sayılan Keramos’un adını taşıyan kentin harabeleri bugün modern belde yerleşiminin içinde hala ayakta kalabilmiş olmasıyla övünmektedir. Karia dönemindeki ismi Keramos, Yunancada çömlekçilik anlamına gelmektedir. Antik Kent’in bir tarafta ovadan diğer tarafta dağın yamaçlarından dolaşarak kuşattığı surların bugün yalnızca dağlık kesimde ve güneydoğudaki alanda bir bölümü ayakta kalabilmiştir. Sur kapılarının birçoğu kemerli iken köşeli olanlara da rastlamak mümkündür. Doğudaki kent surlarının biraz uzağında, Meşekayası Dağı’nın eteğinde, belde merkezinin yaklaşık 400 m. doğusunda yer alan tapınak kenti, zıvanaların kurşun olmasından dolayı yerli halk “Kurşunlu Yapı” olarak adlandırmıştır. Bu görkemli tapınak muhtemelen Bizans döneminde bir kilise veya manastıra dönüştürülmüştür.

Gökova Körfezi’nde Mavi Yolculuğa çıkan yolcuların vazgeçilmez durağı, Ören Beldesi’ne bağlı şirin Çökertme Köyü bahtsız aşıkların türküsü, şimdi ise mavi yolculuğa çıkıp da doğal limandan çökertmeye gelen turistlerin dilinde dolaşmaktadır.

Gökova Körfezi Türkiye’de en fazla balık çeşidi bulunan bir iç denizdir. Bu nedenle belde halkının bir kısmı geçimini balıkçılıktan sağlamaktadır.

Borges, “Bir okur bir şiiri okumuşsa, artık onu okumamış gibi yaşayamaz. “ der…

Biz, “Eğer bir insan Ören’i görmüşse, artık onu görmemiş gibi yapamaz” diyoruz…

Üstelik Ören gibi öyle yerler vardır ki, insan buraları gördükten sonra görmemiş gibi yapmazsa, artık bu dünyada yaşayamaz diyoruz…

Heyamola…

Read Full Post »