Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Ekonomi’

Üzerimize yapışan bir elbise modeliyle yıllardır boğuşup duruyoruz… Yaşamımızın değişmez figürleri içinde ekonomik sorunlar daima aklımızın bir köşesinde pusuda… Çevremizde kanıksadığımız kredikartı mağdurları, ‘95 krizinde dibe vuranlar, her krizde batmayı alışkanlık haline getiren krizseverler ve Pollyanna’ya taş çıkartacak denli iyimserlik ruhuna sahip ‘mutlak mutlular’… Böylesine krizsever bir ekonomi politikanın korku dağarcığında ‘aman kriz çıkmasın’ söylemi neredeyse gündelik yaşantımızın diskuru şekline dönüştü… Bu söylemin teslim aldığı bilinçaltımızın yönlendirmesiyle erken seçimde AKP’nin yeniden iktidarına kavuşması o kadar da şaşılacak bir konjonktür değildi. Kriz çıkmasın, tek parti iktidar olsun ve istikrar sarmalında insanların karşısındaki tek seçeneğin AKP olması mucize sayılmamalı elbette… Şimdi ‘yeni’ diye adlandırılan ‘eski’nin ortaya koyacağı ‘icraat’ların ne olacağını merak ediyor bazıları… Yanıt sıradan: Mucize yok!

Seçimin popülist harcamalarıyla ısınan iç pazarın soğutulması, yeni iktidarı bekleyen en önemli görev. Bu, aynı zamanda faizlerin düşürülmemesi anlamına geliyor. Diğer yandan olası sorunlara ilişkin beklentilerin ne olduğu da varsayımsal olarak ortada duruyor. Yakın dönemde büyük bir seçim ekonomisi uygulayan AKP’nin merkezi bütçede ve yerel yönetim bütçelerinde önemli açıklar verdiği biliniyor… Yeni (eski) AKP iktidarının esas oyun alanı, yine kamu maliyesi alanı olacak diyebiliriz. Bir tür deja vu…

“Durmak yok, yola devam” sloganıyla yeniden tek parti hükümeti kuran AKP’nin ekonomi politikasında bir değişiklik olacağını bu nedenle beklememek gerekiyor. 2008’e kadar IMF ile anlaşması olan ve verilmiş “ev ödevi” bulunan AKP hükümeti, bazı kadrosal değişikliklere gitse de ana doğrultuyu değiştirmeyeceğini en yetkili ağızlardan sayısız kez yineledi… IMF ve AB çapalarını güçlendirerek ve yüksek faiz-düşük kur politikası ile dünyadaki likidite bolluğunu iyi kullanıp sıcak para, özelleştirmeler, kelepir satışlarla doğrudan yabancı sermayeyi çekerek büyüme odaklı bir eksende çalışma yürütecekleri açık bir gerçek.

Asist İyi Olunca…
AKP’ye rüzgar taşıyan dış konjonktür herkes için olabilirdi ama teslim etmek gerekir, AKP gollük pasları ıskalamadı. Dolmabahçe’deki görüşmeden sonra TSK gerilim politikasını askıya aldı. CHP’nin izlediği yanlış politikalar AKP’nin işini kolaylaştırdı.

Her yarışta ipi birinci olarak göğüsleyenin başarısında, yalnızca kazananın kendisiyle ilgili çabası değil ama rakiplerin zaaflarının da rolü vardır. AKP’yi yüzde 47’lik oy oranına taşıyan birçok sosyal, ekonomik, politik, diplomatik etkenden söz edilebilir. Soğukkanlı bir analiz bu saptamaya hak verir her koşulda.

Ekonomi Tıkırında mı!?…
“ekonomi tıkırında
kriz var bunalım var
ekonomi tıkırında”

Ekonomi kimin için iyi gidiyor, kimin için kötü gidiyor? Küreselleşmiş liberal ekonomide “eşitsiz ilişki” yani sıfır toplamlı bir oyun esastır. Birisinin kazancı öbürünün kaybıdır. Küreselleştirici ülkenin kazancı, küreselleştirilen ülkenin kaybıyla olanaklıdır. Türkiye henüz dünyanın en kırılgan ilk on ekonomisi kategorisinden çıkamadı. Bu gidişle pek de çıkacak gibi görünmüyor. Nasıl olsun ki? ABD’deki son Mortgage dalgalanmasının etkilerini diken üzerinde izledik. Neyse ki merkez bankaları piyasaya sıcak para sokarak, krize düşen bankalara destek çıkarak olası küresel bunalım dönemine geçici bir çözüm bulmuş oldu… Peki ama nereye kadar? Dünya ekonomisinde yaşanan ABD kaynaklı “dalgalanma”yı ciddiye almamız gerekiyor. Bir dönem “kira öder gibi evinizin taksidini ödeyin” yollu söylemlerle parlatılan Mortgage sistemi, derin sancılara gebe bir sürecin fener alayı görevini üstlenmiş durumda. Çünkü dünya ekonomisinde şu anda yaşananları yalnızca Mortgage’a bağlamak olayları olaylarla açıklamak olur. Yani söylenmek istenen odur ki, dalgalanan Mortgage Piyasası değildir.

Zaten ortaya çıkışından beri bir hayli dalgalanan bir sistem içinde yaşıyoruz. 1873, 1929 ve nihayetinde 1970’ler. Bu sonuncusunun etkileri hala devam eder nitelikte. Ve o sistemin adını koymadan, “içsel ilişkiler”ini çözümlemeden yapılacak her çözümleme, her “dalgalanma” çözümlemesi eksikli kalacaktır. Biraz daha Türkiye eksenli düşünmeye devam edersek, dünya ekonomisinde yaşanan son “dalgalanma”dan sonra Türkiye ekonomisinde ne değişecek?

Böylesine soyut bir ‘Türkiye Ekonomisi’ terimini kullanmanın olanaksızlığına şiddetle gereksinmemiz var. Çünkü küreselleşme olgusunu toplumsal hayatın yeniden düzenlenmesini içeren bir siyasi/iktisadi önlemler reçetesi olarak gören neoliberal felsefenin yaklaşımına göre tüm ülkelerin bu sihirli akımdan yararlanabilmesi için bir dizi toplumsal/siyasi/iktisadi düzenlemeyi (“yapısal reformları”) başarması gerekmektedir. Bu söylem altında azgelişmiş/gelişmemiş/gelişmekte olan ülkelere düşen görev, ulusal pazarlarını uluslararası sermayeye açmak ve uluslararasılaşmış sermayenin gereklerine ayak uyduracak reformları yaşama geçirmek olmalıdır. Böylelikle kalkınma stratejisi artık özgün sanayileşme hedefleri ya da özerk para, maliye, ticaret politikaları içermemekte, yalnızca basitleştirilmiş bir reçeteye indirgenmektedir: Uluslararası sermayenin gereksinimlerine yanıt vermek… Bu arada “ulus devlet” de sermayenin kar alanını daraltan her türlü “sosyal” görevlerinden arındırılmalı ve uluslararası sermayenin gereklerine göre yeniden şekillendirilmelidir.

Türkiye’deki Büyüme Rakamları Hangi Yöne Doğru Gidiyor
Son beş yıla ait sektörel büyüme rakamları bir yandan Türkiye sermayesinin son on yılda yüksek katma değer yaratan alanlara yönelme gücüne ulaştığını, diğer yandan da bu eğilimin günden güne daha da belirginleştiğini ortaya koyar nitelikte. Türkiye’nin dışsatımında tüketim mallarından ara ve sermaye mallarına doğru bir kayma gerçekleşmektedir.

Mobilya Sektörünün Meteorolojik Yorumu
Mobilya sektörü açısından da rakamlar bu saptamaları doğrular niteliktedir. 2005 yılında 365 milyon dolarlık bir dışalım oranına karşılık, 2006 yılında yüzde 38’lik bir artışla 510 milyon dolarlık bir dışalım artışı olmuştur. Buna karşın 2006 yılında gerçekleştirilen dışsatım oranı bir önceki yıla göre yüzde 7,9 oranında artarak 760 milyon dolara çıkmıştır. Biraz kadük bir büyümeden sözedilebilir. Yine ısrarla ‘sektör’ nitelemesini kullanmaktan gocunmadığımız ‘mobilya sektörü’ bu sıfatı hak etmek için üstün nitelikli sprint’ler gerçekleştirmek zorundadır. Unutulmamalıdır ki, mobilya sektörünün toplam dışsatım içerisindeki payı henüz yüzde 1 bile değildir; tam olarak yüzde 0.89’dur… Sektör bileşenleri bu oranı bir eksiklik olarak algılamak durumundadır. Sektör olarak masaya yumruğunu vurabilecek bir potansiyeli, refleksi hızla göstermenin gerekliliği ortadadır… Toplamda 6.5 milyar dolar olarak karşımıza çıkan üretim rakamlarını nasıl daha ilerilere taşıyabiliriz diye düşünmek ve sektörel satış karlılığı oranını yüzde 8,3’lerden daha realize edilmiş oranlara doğru çekmenin hesaplarını yapmak gerekmektedir. Mobilya sektörü bütün bileşenleriyle bu anlamda hassas bir durumdadır ve herkes elini bu taşın altında duyumsamalıdır.

Türkiye Yönelim Platformu
Türkiye son on yılda gerek üretim yönelimi gerekse dışsatım yönelimi konusunda önemli bir dönüşüm yaşamış, her iki alanda da gıda ve tekstil gibi düşük katma değerli alanlardan makine ve taşıt araçları gibi yüksek katma değerli alanlara doğru yön değişikliği yapmıştır. 1980 sonrasında gerçekleştirilen düzenlemeler aynı zamanda bu sürecin gereksinim duyduğu ortamı sağlamaya dönüktür.

Öte yandan bu dönemde, ama özellikle de son yıllarda sermaye açısından bakıldığında, üretim sürecinde yukarıdaki çerçeveye uygun emek talebi, güncel dille söylenecek olursak, “nitelikli işgücü” talebi artar hale gelmiştir. Buna paralel olarak üretim sürecinde mühendis kullanımının artması, “üniversite sanayi işbirliği” adı altında üniversitelerin sermayenin gereksinim duyduğu işgücü yapısını oluşturma çabaları, üniversite bölümlerinin bu amaca hizmet eder nitelikte yapılandırılması, özellikle de özel üniversitelerin üretim sürecinde işlevsel olabilecek bilgi üretimini ön plana çıkarmaları bu konudaki başlıca örnekleri oluşturmaktadır.

Sonuç Olarak
Yaşadığımız sürecin zorluklarını akılda tutmadan gereksiz yere mutlu olmak zafiyeti göstermemek gerekir. Çünkü anlamsız mutluluk gösterileri de en az kötülük kadar acı verici sonuçlara gebedir. Aslında, belki de ozan tam olarak ne istediğimizi bizim adımıza çoktan söylemiştir demeliyiz… “başka bir şey benim istediğim…”

Read Full Post »

Matematik Ne İşe Yarar?

Matematik ne işe yarar diye sormuş aklıevvelin biri.
Yanıt manidardır: Elimizdeki sepete olmayan yumurtayı koyup olmayan yumurtaları alma şansını verir bize…

Türkiye ekonomisinin gelinen aşamada vardığı nokta budur… Elimizdeki sepette olmayan yumurtaların varlığı ile o kadar çok başımız döndü ki hepimiz kendimizi zengin sandık ve olmayan paraları harcadık, harcadık…

Şimdi elimizdeki sepetin varlığının bile tartışmalı olduğu bir sürecin ortasındayız…
Krizlerle büyümüş bir ulusun çocukları olarak bağışıklık kazanmış olsak da bir kez daha soluklanmak için bile fırsatımızın olmadığı bir andayız.
Yine de umutlu olmak için çok nedenimiz var…
Krizlerden ders çıkarmayı sanat haline getirmiş bir ekonomik randımanlılığın orta yerinde durup bulunduğumuz binaların dışına bakma vakti çoktan geldi…
Rahat koltuklarımızda birkaç telefon görüşmesiyle ‘bir yığın’ ürünü satma lüksümüz bizi çoktan unuttu.
Piyasa üreticiyi daha bir ayağına bekler oldu…
Tabanları eskitme zamanı geldi artık. Rahatımız bozulacak biraz, biraz güzelliğimizden ödün vereceğiz, belki biraz lüksümüz tırpanlanacak ve belki eskisine göre biraz daha fazla yorulacağız…
Kim bilir belki de kan ter içinde kalacağız…
Ama çalışkan bir ulusun çocukları olarak yeniyetme aklımızla küreselleşen dünyanın içine dahil olur gibi yapıp çaktırmadan okulu kıran haylaz öğrenci olma lüksümüzü çoktan geride bıraktık…
Krizle özdeşleşen kelime dağarcığımıza son dönemlerde dahil olan; bir doğru’nun bir eğri’nin yanından geçerken kazara tek bir noktada temas etmesi hali olan ve burada doğru’yu tanımlamak için kullandığımız ‘TEĞET’ kelimesi noktayı çoktan geçti bile…
Tanımlama ve tespitin yanlış olduğu yerde ava çıkan avcının avlanmasını hep birlikte kendi gözyaşlarımızla izledik…
Hepimiz bu basit önermenin peşinde avlanan konumuna geldik…
Türkiye ekonomisinin göründüğünden daha kırılgan yapıda olduğu su götürmez bir gerçeğin basit tarafından saptanmasıydı…
Ama bu tespiti The Economist yapınca pür dikkat kesildik…
Zaten iyimserlik bulaşıcıdır…
Psikolojide sahte mutluluk oyunlarına verilen genel bir adlandırma olarak Pollyannacılık pek de bu döneme denk düşen bir iyimserliğe işaret edemez…

Türkiye gerçeğini bilen, yakından takip eden her gözlemcinin ekonomik büyümenin yavaşladığını, ülkenin ihracatının yarısının, resesyonla karşı karşıya olan Avrupa’ya yapıldığını, enflasyonun iki haneye çıktığını, cari açığının katlandığını görmesi kaçınılmazdır. Bilinmektedir ki Türkiye, açığı kapatmak için yılda 20 milyar dolar düzeyinde seyreden yabancı yatırımlara bağımlıdır. Borsa ve liranın bu nedenle darbe yemesi şaşırtıcı değildir… Yükselen kurlar, değerini yitiren TL ve üretim bandında yaşanan sorunlar daha ne zamana kadar kan kaybetmeye devam edecektir…
Yalnızca bu da değil: Türkiye aynı zamanda büyük yapısal ekonomik sorunlarla da boğuşmak durumundadır.
Verimliliğin düşük kaldığını, son yıllarda iyi performans gösteren otomotiv, tekstil ve beyaz eşya gibi sektörlerin, Avrupa’daki resesyon ve Çin’in artan rekabet tehditlerine açık olması nedeniyle sorunlar yaşadığını sağır sultan bile duydu artık…
Kendimizi kandırmayalım…

Hepimizin o kadar canı acımaktadır ki, hiçbirimizin bize söylenen ‘mutluluk şarkısına’ inanacak hali bile kalmamıştır.
Çünkü gerçekler acı şeylerdir…
Bu acı hepimizin canını fazlasıyla yakmıştır…
Hepimiz realite peşindeyiz…
Bize kim olduğumuzu söyleyecek, ekonominin içerisinde bulunduğu durumu rasyonel olarak anlatacak ve yapmamız gerekenleri alt alta sıralayacak bir akıl’a gereksinmemiz var…
Bir refleks gösterilmesini bekliyor Türkiye sanayicisi…
Bunlara tanık olmadığı süreç uzadıkça homurtular giderek artacağa benziyor…
Heyhat! Seçim sath-ı mealine girmiş siyasi iradenin pek de bu taraklarda bezi yok gibi görünüyor. ‘Türkiye’de sanayi çöküyor!’ diyen The Economist’in tespitini fazlasıyla haksız bulan kişi, sokakta olup bitenlerden habersizdir aslında…
Dünya imalat sektörünün -çoğu kez kendimize bile söylemekten çekinerek- giderek daha büyük sorunlar yaşadığına tanık oluyoruz.

Sanayi üretiminin son üç ayda Amerika’da yüzde 3.6, İngiltere’de ise yüzde 4.4 gerilediğine işaret edilen analizde; çöküşün, imalat ürünleri ihracatına bağımlı ülkelerde daha büyük olduğu vurgulandı. Bu çerçevede dördüncü çeyrekteki düşüşün Almanya’da yüzde 6.8, Tayvan’da yüzde 21.7, Japonya’da ise yüzde 12’ye ulaştığına dikkat çeken dergi, şunları yazdı:

“Sanayi, Brezilya, Malezya ve Türkiye gibi Doğu Avrupa’da da çöküyor. Çin’de binlerce fabrika, terk edilmiş durumda. İşçiler, yeni yıl tatili için kırsaldaki evlerine gitti. Milyonlarcası hiçbir zaman geri dönmedi.”

Dünyada küresel anlamda kurtarma planlarının yalnızca finans sektörüyle sınırlı kalmasına adeta çanak tutarak imalat sektörünün kılıç kalkan ekibi gibi birbirini parçalamasına izin verilmesini isteyen aynı derginin, imalat sektörünün krizine çare olmak yerine seyirci kalmak gerektiğini söylemesini rahat koltuklarımızda göbeğini kaşıyarak oturan adam misali izlemeye yüreğimiz el vermedi…
Belki de bu konuda en rasyonel tavrı imalat sektörünün kendisine, bir buzdağının görünmeyen yüzü olarak Türkiyeli üreticilere sormak gereksinimi duyduk…
VİRA BİSMİLLAH…

Read Full Post »

Gelin eteğimizdeki bütün taşları dökelim…
Önümüzü, arkamızı, sağımızı, solumuzu sobelemekten vazgeçelim…

Yaşadığımız süreci bir tür yeniden yapılanma, yeniden hayat bulma, kötülerin ayıklandığı bulunmaz bir fırsat, koşulların önümüze adeta sürükleyerek bıraktığı fırsatlar manzumesi, yeni arayışlar için yeni bir yol haritası, onca yıldır erteleyip durduğumuz evimizin duvarlarını boyama işine gönderme yaparcasına işletmemizde, atölyede veya şirketimizde ertelediğimiz bütün eksikleri tamamlama zamanı ve elbette fırsatların çekiciliği altında yeniden varoluş diye adlandıralım…

Dünya ekonomisini derinden sarsan, karar verme ve denetim mekanizmalarının etkinliğini sorgulanır hale getiren küresel kriz, doğrudan ve dolaylı etkileriyle devam etmektedir. Son zamanlarda, krizin etkilerinin azaldığına ve toparlanmanın başladığına ilişkin sinyaller alınmakla birlikte, söz konusu sinyaller halen zayıf seyrini sürdürmektedir. Her ne kadar açıklanan veriler en kötünün geride kaldığına işaret etse de kredi piyasalarındaki sorunların halen sürmesi ve işsizlik oranlarındaki artışın devam etmesi toparlanma sürecinin yavaş ve kademeli olacağına işaret etmektedir.

Bu nedenle, yalnızca Türkiye ekonomisi için değil, dünyadaki tüm ekonomiler için “temkinli bir iyimserlik” beklentisinin korunması gerekmektedir.

Küresel kriz, diğer gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi, Türkiye’de de iktisadi faaliyetin önemli ölçüde yavaşlamasına neden olmuştur. Özellikle küresel krizin en derinleştiği dönemde kredi koşullarında belirgin bir sıkılaşma ve kredi faizlerinde sert bir yükseliş gözlenmiştir.

Bu aşamada hani yeni bir yıla girerken, oturup ekonomi üzerine ahkam kesmek yerine var olan verili koşullar içerisinden süzülüp gelen fırsatları da es geçtiğimizi gözlemekteyiz. Ne de olsa karamsar bir toplumda yaşıyoruz… En çok bardağın boş tarafını görenlerden oluşan bir topluluk olmamız nedeniyle bardağın dolu tarafında olanları da şöyle bir hatırlatmak istedik dilimizin döndüğünce, kendi kavlimizce…

Az gittik uz gittik… Dere tepe düz gittik… Böyle başladı bizim hikayemiz…

Süreci bir tür yeniden yapılanmanın çıkış noktası olarak ele almanın ne sakıncası var diye düşünmeye başladık örneğin… Yeniden yapılanma, yeniden hayat bulma veya yenilenme… Yani hastanın tedavi süreci rutin alışkanlıklarla devam ediyor açıkçası… Gelin biz buna rehabilitasyon, ekonomik rehabilitasyon diyelim…

Efendim bildiğiniz gibi rehabilitasyon, “kişinin doğuştan veya sonradan, herhangi bir nedenle oluşan kalıcı veya geçici yetersizliklerinin, kaybedilmiş fonksiyonel kapasitesinin belirlenerek tedavi edilmesi, aynı zamanda psikolojik, sosyal ve mesleki açıdan desteklenerek günlük yaşamda yeniden işlerlik kazanmasını sağlamaktır. Çok yönlü tedavi yaklaşımı olan rehabilitasyon, bedensel özürlülerde hastalığa ve hastaya özgü fizyoterapi ve rehabilitasyon programını gerektirir. Rehabilitasyon tedavi ekibinde fizik tedavi uzmanı, fizyoterapist, psikolog ve sosyal hizmet uzmanı gibi kişiler yer alır.”

Tıp, olayı böyle ele alıyor… Ekonomiyi bir durum, şirketleri hasta yerine koyarak devam edecek olursak soruna bu anlamda bir tür rehabilitasyon tanısı koymak olanaklı görünüyor. Çünkü ortada hastalıklı bir durum olmasa birdenbire onca şirket kapanmaz, ödemelerde sorunlar yaşanmaz, üretim gerilemez ya da işsizlik bu kadar artmazdı… Ortada bir sorun veya güncel tanımlamayla hasta şirketler ve ekonomi var…

Rehabilitasyon, ekonomi organizmasını meydana getiren şirketlerin fizyolojik ve anatomik bozukluklarının iktisadi, cerrahi ve fiziksel yöntemlerle ve yardımcı aparatlarla tamamen veya kısmen giderilmesi ve hastanın fiziksel, ekonomik ve sosyal yönden olabildiğince tam bağımsızlığının sağlanmasıdır.

Bu aşamada süreci yani ekonomik kriz sürecini yeniden yapılanma sürecindeki şirketler için bir tür rehabilitasyon olarak kabul edecek olursak, sözkonusu kriz sürecini şirketlerin fiziki ve ruhsal kusurlarının düzeltilmesi için uygulanan bir tedavi yöntemi olmasını kabul edebiliriz. Fiziksel ya da ruhsal hastalık geçiren insanlar ve burada şirketlerin bazıları henüz kusurlarıyla hayata alışamazlar. Bu tür rehabilitasyon tedavisi görerek sosyal yaşama yeni ekonomik sürece kazandırılmaları gerekir. Travma geçiren insanlar – siz bunu krize giren şirketler diye okuyun – veya hafızasını kaybeden, zora düşmüş, ticari anlamda sıfırı tüketmiş, hüküm giymiş şirketler kesinkes rehabilitasyondan geçmek zorundadırlar.

Ülkeni Keşfet: Potansiyel Bir Güç Olarak Siz Kimsiniz?
Genç bir ülkesiniz…
Dinamik bir potansiyele sahipsiniz!
Tamı tamına 779.452 km2’lik bir yüzölçümüne sahip devasa bir ülkede yaşıyorsunuz.
Yaşadığınız toprakların yüzde 31’i ekilebilir olma özelliği ile göz kamaştırıyor.
Başkenti Ankara olan bir ülkede, 70 milyondan fazlasınız…
Kilometrekareye düşen 90.6 kişi sayısı ile siz aslında kalabalıksınız.
Etrafınızdaki insanların nüfus büyüme hızının yüzde 1.24 olmasını önemsemelisiniz.
15 yaşın altındaki nüfus yüzdesi 29.8 olması sizin genç olduğunuzu gösterir.
856.4 milyar TL ya da 658.8 milyar dolarlık Gayrisafi Yurtiçi Hasıla bir anlamda güç gösterisi gibidir.
Gayrisafi Yurtiçi Hasıla’da tarımın payı yalnızca yüzde 9.0’dır…
Gayrisafi Yurtiçi Hasıla’da sanayi payının yüzde 24.6 olması giderek sanayi toplumu olduğunuzun önemli bir göstergesidir…
Gayrisafi Yurtiçi Hasıla’da hizmet sektörü payının yüzde 66.4 olması kamu etkisinin gücünü kanıtlar…
Almanya’ya yüzde 11.2, İngiltere’ye yüzde 8.0, İtalya’ya yüzde 6.9, Fransa’ya yüzde 5.6, Rusya’ya yüzde 4.4, ABD’ye yüzde 3.9 oranında yaptığımız ihracat rakamları küresel bir oyuncu olarak ülkenizin gücünü gösterir…
Önemli bir coğrafyanın kesişme noktası olarak siyasi bir aktörsünüz…
Çünkü siz Türkiye’siniz…

Sektörü Keşfet: Kendi Gücüne İnan!
Köklü bir geleneğin temsilcisi olduğunuzu asla unutmamalısınız….
Önü açık bir gelecek SİZLERİ bekliyor…!
Elbette kendi gücünüze inanırsanız…
Türk mobilya sektörünün toplam 5 milyon metrekareyi aşan kapalı alana sahip olduğunu görmezden gelemezsiniz…
Bu 5 milyon metrekarelik alanda 35.000’i aşan üretim tesisinin gücü bir atom çekirdeğini andırmaktadır.
Dünyaya YETER!

Bu tesislerde çalışan 500 binden fazla nitelikli insan emeğinin ve dünya standartlarında gerçekleşen üretimin temsilcisi olmayı gururlu bir sektörün temsilcisi olarak algılayıp, hareketlerinize bu nedenle daha fazla dikkat etmelisiniz…
Yaşadığınız ülke Türkiye…

Bu Türkiye, yıllık ortalama 11 milyar dolar tutarındaki mobilya üretim kapasitesinin 1.5 milyar dolar tutarındaki üretimini ihraç ediyor.
Bu SİZsiniz…
Sektörün gelişmesi için yapılan teknolojik yatırım hafife alınamayacak kadar önemli…
Çünkü tamı tamına 10 milyar dolar…
Türkiye krizden çıkış süreciyle DİKKAT çekiyor…
Türkiye’de aktif potansiyel gücüyle bir sektör var ki, bu onun diğerlerinden ayrılmasına neden oluyor…
Bu sektör MOBİLYA sektörü…
Büyüme potansiyeliyle Türkiye’nin en büyük sektörleri arasında yer alan mobilya sektörü, Anadolu’nun binlerce yıldır taşıdığı mobilya tasarım ve üretim geleneğinden aldığı güçle çağdaş dünyanın taleplerini karşılayarak, son yıllarda büyük bir atılım yaptı ve yapmaya da devam ediyor…

Mobilya Sektörünün Hali Pür Meali
Ülkemizde, 200 metrekare atölyelerden , 100 bin metrekare tesislere kadar üretimi yapılan bir ürün olan mobilya; üretici firma sayısındaki fazlalık ile diğer sektörlerden farklılaşmaktadır. Mobilyaya anlam katan biricik unsur estetik, fonksiyonellik ve aksesuar gibi önemli ayrıntılardır; bununla birlikte sektörün en büyük sorunlarından biri nitelikli hammadde temininde ve tasarımcının önünü açacak aksesuar çeşitliliği ve kalitesindeki sıkıntılarda yatmaktadır…

Sektörde 100 binin üzerinde kişi istihdam edilirken bu alanda faaliyet gösteren işletme sayısı 30 bin civarındadır. Bunlardan yaklaşık 150 adedi büyük ve orta ölçekli diğerleri ise küçük ölçekli şirket hüviyetindedir. Mobilya sektörü son 15-20 yıl içerisinde orta ve büyük ölçekli işletmelerin sayısındaki artışla önemli bir gelişim sağlamıştır. Bunun sonucu olarak 2001 yılından itibaren dış ticaret dengemiz bakımından sektör artıya geçmiş ve yıllık yüzde 154 ithalatı karşılama ve yüzde 13’lük büyüme oranı yakalamıştır.

Dünya’nın en büyük mobilya pazarı olan Avrupa Birliği’ne ve mobilya kültürü ile yakın zamanda tanışan Ortadoğu’ya yakınlığımız ve son 5 yıldaki ekonomik ve siyasi istikrarı dikkate aldığımızda Türkiye’de mobilya sektörünün ileriki dönemlerde de hızlı gelişimine devam edeceği düşünülmektedir.

Yakın tarih bize önemli veriler sunmaktadır… Bu rakamlara bakarak ister batan bir ülke, isterseniz gelişmeye hazır bir ülke resmi yapabilirsiniz. Biz ikinci yolu tercih ediyoruz… Geleceği aydınlık bir ülkenin çocuğu olmak istiyoruz. Bu nedenle içinde bulunduğumuz süreçte rakamları doğru okumak gerektiğine inanıyoruz. Çünkü rakamlar asla yalan söylemiyor… Elbette doğru işlem modellerini tercih ederseniz… Rakamlar ticaretin aynasıdır.

Ayna, Ayna Söyle Bana….
İçinden geçmekte olduğumuz söz konusu dönemde, yani 2009’un geride bıraktığımız aylarında inşaat yüzde 21, ticaret sektörleri yüzde 13.5, imalat sanayi sektörü yüzde 8.7, ulaştırma ise yüzde 11.5 oranında azalmıştır. Aynı dönemde en fazla büyüme yüzde 7.5 ile mali aracı kuruluşlar sektöründe gerçekleşirken onu yüzde 4.8 ile konut sektörü takip etmiştir.

Bu rakamlar bize neyi gösterir? Elbette içinden geçmekte olduğumuz süreçte ‘teğet’ sözcüğünün arkasına saklanmadan aslında birçok alanda krizin ciddi bir etkisi olduğunu söylemek gerektiğini gösterir öncelikle… Sonra Türkiye’nin motor sektörleri arasında sayılan inşaat sektörünün çok önemli oranda güç kaybettiğini… Çok yoğun emek gücünün kullanıldığı bu alanlardaki daralmaya bakarak işsizliğin neden arttığını da daha iyi anlayabiliriz… Devam edelim…

İhracat rakamları da bir şeyler söylemektedir… TÜİK’in kayıtlarına göre 2009 yılının ağustos ayında, geçen yılın aynı ayına göre ihracat yüzde 29.1 oranında azalarak 7.8 milyar dolar değerinde gerçekleşmiştir. 2009 yılı ocak-ağustos döneminde ise ihracat yüzde 30.1 azalarak 64.6 milyar dolar olmuştur. Tarım ve ormancılık ürünleri ihracatı yüzde 8.2 oranında artış gösterirken, madencilik ve taşocakçılığı ürünleri ihracatı yüzde 31.8, imalat sanayi ürünleri ihracatı yüzde 30.9, balıkçılık ürünleri ihracatı ise yüzde 16.1 düşmüştür.

Rakamlar arasında böyle gezerken insanın tansiyonunun çıkmaması için olumlu verilerin de olduğunu unutmamak gerekir. TÜİK verileri onca olumsuz kalemin arasında yalnızca bir tek kalem alanda olan ilerlemeyi şöyle geçerken vurgulamaktadır… Bizim tam olarak aradığımız budur aslında… Yukarıdaki rakamlar her kalemde düşüşe işaret ederken tarım ve ormancılık sektörü, evet yalnızca bu sektör yüzde 8.2 oranında artış gösterme başarısına ulaşmıştır.

Eğri Oturup, Doğru Konuşmak Gerekirse Bunu Nasıl Yorumlamalıyız?
Kolayı var… Çalışmayla… Yaratıcılıkla… Rehabilitasyonla… Yenilenmeyle… İddia ediyoruz, tüm sektörler içerisinde marangozluktan kurumsallığa evrimle çizgisine bakarak konuşacak olursak, en dinamik ve yaratıcı çalışmayı yürüten başka bir sektör, mobilya ve yan sanayi sektörü gibi bir sektör yoktur Türkiye’de… Böylece baklayı ağzımızdan çıkartmış bulunuyoruz… Bunu bir varsayım olarak, öngörü olarak vs söylemiyoruz elbette… Verili koşullar içerisinden süzülüp gelen bütün olgusal gerçekliklere baktığımızda önümüzdeki tablo bize tam da bunu işaret etmektedir… Bütün uluslararası fuarlara bu kadar ilgili olan, kriz sürecinde ve hatta krizin doruğa çıktığı 2009 yılı içerisinde iki büyük fuar (TÜYAP-İNTERMOB ve ZOW) yaratarak, bunları kapasitesi ile dolduran, dünyanın hemen her ülkesinde düzenlenen fuarda boy gösteren, bütün ilgili ülkelere ticaret yapmaya çalışan, ticaretin altın kuralı olarak esneme ve sünme katsayısını giderek geliştiren başka bir sektör yoktur henüz Türkiye’de… Yine iddia ediyoruz, eğer bu ülkenin Başbakanı bugün krizin teğet geçmesinden söz edebiliyorsa hala, hala bizler dünyadaki krizden o kadar da fazla etkilenmediğimizi düşünüyorsak eğer, bilin ki bunda mutlak surette mobilya ve mobilya yan sanayisinin katkıları görmezden gelinemez… Bütün rakamlar içerisinde mobilya ve yan sanayinin rakamları dikkate alınmadan kesinlikle olumlu bir çizgiye düşemeyiz ya da optimist/iyicil bir noktada olamayız…

Yan Sanayi Önemsiz midir?
Kesinlikle hayır… Dünyada bütün gelişmiş sektörlerin ortak özellikleri rekabete paralel olarak yan sanayinin de gelişmişlik düzeyi bakımından ileride olmasında gizlidir. Bu sektörlerde üretici gereksinimlerini çok iyi anlayabilen, üretici ile aynı tarzda düşünebilen, teknik ve yönetsel kapasitesi gelişmiş, hızlı yanıt verebilen, kalitesini sürekli arttıran güçlü işbirlikçiler dikkat çekmektedir. Mobilya ve yan sanayinin içerisinde bulunduğu durum Türkiye’de tam da budur… İŞBİRLİĞİ… Herkesin gereksinimlere göre şekil alması… Kopyacılıktan, taklikçilikten kurtulup, ArGe çalışmalarıyla yeninin peşinde koşmak ve inovasyona sonuna kadar inanmak…. Son yıllarda çalışma hayatımıza çokça girmeye başlayan ve elinizde tuttuğunuz dergimizin çeşitli sayılarında çokça sözü geçen inovasyonun ne olduğunu burada yeniden ele almayacağız elbette… Ama bunu bir moda akım, yeni bir trend, bir tür popüler davranış tarzı olarak ele almaktan çok ticaretin yeni ve baş tacı edilmesi gereken yeni bir kuralı olarak ele almak çok daha yararlı olacaktır. Sonuçta hiç kimse birbirine ‘hava’ atarak ticari başarıya ulaşamaz. Asıl olan ticaretin gerçek sahnesinde neler yaptığımızdır… Burada rol kesmek yerine gerçek oyuncular olarak sahnenin gerekliliklerini yerine getirmeye çalışmak gerekir. Ancak o zaman başarı penceresini aralayabilir, belki de yazının sözünü ettiği rehabilite olmayı başarmış olabiliriz. Alışkanlıkların esiri olmak yerine ticaretin altın oranlarını keşfetmekte yarar vardır… Ya sokağın marangozu ya da küresel bir oyuncu… Tercih sizin…

Türkiye’de de bu işbirliği ortamının gelişmesine zorunlu bir gereksinim vardır. Ticaretin kurallarının ne kadar acımasız olduğunu hepimiz yaşayarak öğrenmiş bulunuyoruz. Kimse ekonomik sorun yaşarken başkasının gözünün yaşına bakmıyor. AB üyeliğine girme sürecinde olan bir ülke olarak yapacağımız en önemli katkılardan biri de Türkiyeli üreticilerin üretkenlik yeteneğinde ve buna bağlı olarak küresel pazarda daha geniş payları elde etmemize olanak sağlayacak yapıların oluşmasına önayak olmasındadır. 1990’lı yıllara kadar geleneksel çizgisini devam ettiren Türkiye mobilya sektörü bu tarihten itibaren sektöre orta ve büyük ölçekli firmaların katılımı ile ülke imalat sanayi içindeki payını yüzde 3’e çıkarmıştır. Bu önemsenmelidir…

Küresel Düşün, Küresel Bak
2005 yılı itibariyle, dünya mobilya üretimi 220 milyar doları aşmıştır. Bunun 150 milyar doları iç talep tarafından tüketilirken 70 milyar dolarlık bölümü uluslararası ticarete konu olmuştur. Türkiye mobilya sektörünün üretimi ise 6 milyar doları aşmıştır. Bu rakam kereste, parke, yonga levha, lif levha, kaplama ve kontrplak üretimiyle birlikte 8 milyar dolardır.

Mobilya ihracatı 2005’te bir önceki yıla göre yüzde 25, 1999 yılına göre ise yüzde 500 artış göstererek 760 milyon dolara yükselmiştir. Türkiye’nin dünya mobilya ihracatındaki payı da her geçen gün artmakta olup 2001 yılında yüzde 0.34 iken 2005 yılında yüzde 0.70 seviyesine çıkmıştır.

Tüm veriler gelişen ve büyüyen bir pazara işaret etmekle birlikte her geçen gün artan küresel rekabet, işletmelerin stratejilerini sürekli canlı tutacak ve hedeflerini gerçekleştirecek, bilgi, teknoloji ve insan kaynağını yönetmesini gerekli kılmaktadır. Zorunluluklar her yerde vardır…

9. Kalkınma Planı verilerine göre 2001 yılından itibaren sürekli gelişen mobilya sektörü, dünyada ilk 25’te, Avrupa’da ise ilk 6 içerisinde yer almaktadır. Bu da sektörün büyüme potansiyelinin bir göstergesidir. Bu potansiyeli belirlemek adına 2014 yılı itibari ile Türkiye yurtiçi mobilya talep projeksiyonu yaklaşık 14.000.000 dolar civarında yapılmaktadır. Bu rakam ise bugüne göre yüzde 133’ lük bir büyümeyi öngörmektedir. Bir başka deyişle son 5 yılda Türkiye ekonomisindeki siyasi ve ekonomik istikrara dayalı sürekli büyüme (2009’u bu seferlik görmezden gelelim), kalıcı hale getirildiği sürece mobilya sektörü de genel ekonomik büyümenin üzerinde yıllık yüzde 13 büyüme potansiyeline sahip olacaktır.

Rehabilitasyon nerede?
Rehabilitasyon bütün bu süreç boyunca yaşadıklarımızı sentezleyebilme yeteneğindedir….
Rehabilitasyon krizden gerekli dersleri çıkarma sanatını öğrenebilmiş olmaktadır…
Krizi yaşayarak öğrenmiş olanların, bunu aynı şekilde kendi ticari çalışmalarına uyarlayarak nasıl güçlü olabilmelerini öğrenmiş olmaları rehabilitasyondur…

Günü kurtarmış olmayı bir kenarı bırakıp, uzun vadeli projeksiyonlar yapabilme yeteneğine biz bugün rehabilitasyon diyoruz…Unutmamak gerekir ki, bugün yalnızca ‘sektör’ olarak andığımız, marangozluğun mobilyacılığa evrildiği süreç, aslında saray geleneğinden çağdaş yaşamın yüksek standartlarına ulaşmaya işaret etmektedir…

Burası Anadolu… Yemyeşil bir toprak parçası… Suların çağlayarak aktığı, yemyeşil ormanların insanı alıp başka diyarlara götürdüğü, göçmen kuşların yurt bellediği bu toprakların eşsiz doğasından esinlenen insanlar, yerleştiklerinden beri oturdukları evlerin kapılarını, bacalarını, pencerelerini eşsiz bir sanatla bezediler… Bu sanatın gürül gürül çağlayarak akıp geldiği çağdaş Türkiye’nin sektörel yaratıcılığının arkaplanında yüzlerce yıldır bu topraklardan süzülüp gelen bir mesleğin marangozluk sanatının incelikleri yatmaktadır… Bu çalışmalar yalnızca kapılarda bir anı olarak kalmadı… Kullandıkları mobilyalarda işlevselliğin yanı sıra güzelliğiyle de bir sanat yapıtına dönüşen, müzelerde sergilenen değerler yarattılar.

Yüzyıllardan beri ağacın yaprağından, denizin dalgasından, göğün bulutundan aldıkları incelik oyma ustalarının ellerinde, doğanın ve hayatın sarkacında uyumla şekillendi köyler, kentler, evler.
Ayrıntılarda saklı güzelliklerle yaratıldı duyumsanan estetik.

Sultanlara tahtlar, saraylara kapılar, çocuklara beşikler, kapı önlerine eşikler hep aynı özen ve sevgiyle üretildi.

Taşıdığı tarihsel mirasla, estetik ve işlevsellikten hiç ödün vermeden özgüvenle geleceğe ilerleyen Türkiye, özgün tasarım ve çözüm önerileriyle sizin de tüm mobilya ihtiyaçlarınızı karşılama yeteneğiyle adeta ekonomik süreci yenmeye çalışmaktadır…

Ne de olsa başarı inanmaktan geçer…

Bu sektörün bunu başaracağına olan inançla HAYDİ TÜRKİYE….

Read Full Post »

Zor Zamanlar

Sokrates öncesi dönemde yaşamış olan Anadolulu bir filozof, hatta ilk filozof olduğu için felsefenin ve bilimin öncüsü olarak adlandırılan Thales’e sormuşlar: “Hayatta en kolay olan şey nedir?” diye. “Başkasına nasihat vermek” diye yanıt vermiş…

İçinden geçtiğimiz süreçte etrafımızda en çok duymaya başladığımız terimler daha çok ‘ben demiştim’, ‘biz biliyorduk’ gibi bir girişle başlayıp, sonrasında uzayıp giden bir girizgah eşliğinde nasihatlar manzumesine dönüşmektedir.

Ekonomisindeki taşlar henüz yerine oturmamış, imalat sektörü olmanın sıkıntılarını bertaraf edememiş ve yanlış sektörlere odaklanıp merkezkaç kuvvetin olumsuz rüzgarından her zaman etkilenmeye açık bir Türkiye, politik atraksiyonlarla ekonomik krizin üstesinden gelmeye çalışmaktadır… Doğrudur belki bu da gereklidir ama kendi başına yeterli olamamaktadır. Krizin çıkış yeri olarak kapitalizmin kendi dinamiklerinin bu kritik sürece nasıl etki edeceğini, önceki krizlerden deneyimleyerek getirdiğimiz sürecin şu an ne kadar işe yarar olduğunu zaman ilerledikçe göreceğiz… Esneme sünme katsayısı sonsuzluk olamaz… Bu nedenle nerede ve nasıl kopacak diye beklemeye devam ediyoruz… Felaket filmlerinin değişmez yönetmeni Roland Emmerich’in gösterimdeki 2012 filmi belki de uzun vadede gerçekçi bir senaryoyu andırıyor olabilir. İçinden geçmekte olduğumuz süreç bütün dünyanın ciddi sorunlarla karşılaşma olasılığının her zamankinden çok olduğu ve olası krizlere girme, alabora olma ve hatta su alan geminin bordasından suya düşme ve boğulma tehlikesi her ülke için artık bir tür ‘sevk-i ilahi’dir… Geminin bordası su alırken lombozlardan yükselen çığlıkları duymamız gerekir… Dünya giderek yoksullaşmaktadır… Sözün bittiği yerde zor zamanlardan geçmekteyiz…

Zor zamanlarda herkesin bu dönemlerin atlatılabileceğine, yeniden iyi ve mutlu günlere dönüleceğine ilişkin bir şeyler duymaya, bir şeyler görmeye gereksinimi vardır. Önceki güzel zamanlar anımsanmaz, geleceğe ilişkin umutlar canlı tutulamaz bu zamanlarda. Zor olan zaten budur: Umutlu olmak…

Ekonomik Yapıdaki Anksiyete Bozukluğu
Geçtiğimiz yıldan bu yana içinden geçtiğimiz ekonomik kriz süreci, tam da böylesi zamanlardan. Finans kriz ile başlayan süreçte pek çok şirket faaliyetlerine son veriyor, pek çoğu küçülüyor, maliyetleri azaltmanın yollarını arıyor. Küçülen, kapanan, kod’a giren, adres değiştiren, pıtrak gibi bir yerlerden çıkan ve aynı sessizlikte ortadan kaybolup giden onlarca şirket… Gündemde üst sıraları işgal eden ekonomik küçülme haberleri, şirketleri ve o şirketlerin çalışanlarını bir endişe, bir belirsizlik içinde bırakmaya devam ediyor. Hasbelkader herkes bir diğerine bakarak kendisi hakkında olumlu çıkarsamalar yapma telaşına giriyor. Herkes mutsuz, herkes karamsar… Şirket yönetimleri maliyetlerini azaltabilmek için doğrudan harcama kalemlerine yöneliyor. Yatırımların durdurulması, pazarlama ve tanıtım faaliyetlerine ara verilmesi ya da azaltılması… Ödemelerin gittikçe uzayan bir seyirle çek defterlerine yansıması. İcraya düşenler, icradan kurtulanlar ve avukatlar… Postacının getirdiği resmi takip evrakları en sorunlu dosyaları oluşturuyor çoğu şirket için. Yine de yaprak kıpırdamıyor. İşçi ile işveren arasında ortaya çıkan güvensizlik adeta roman oluyor.

Ekonomik küçülme dönemlerinde şirketlerin en çok başvurdukları yöntemlerden biri personel azaltımı. Maliyetleri doğrudan etkilediği ve kısa vadede sonuç verdiği için çalışan sayısının azaltılması, hemen tüm şirketlerin uyguladığı bir strateji olarak göze çarpıyor kriz ve ekonomik küçülme dönemlerinde. Personel azaltımı kaçınılmaz bir durum olduğunda bile, çok başarılı biçimde yönetilmesi gereken bir süreç olup çıkıyor. Yollarınızı ayırdığınız çalışma arkadaşlarınızın bundan sonrasında şirketinizin marka değerine ve imajına nasıl bir yaklaşım sergileyecekleri, birlikte çalışmaya devam ettiğiniz personelinizin bu işten çıkarmalara ve şirketin uyguladığı politikalara verecekleri tepki, dikkatle ve titizlikle incelenmesi gereken noktalar olarak dikkat çekiyor.

Hikmetinden Sual Olunmaz
2001 yılında yaşadığımız finansal krizin, içinden geçmekte olduğumuz kriz sürecini görece daha kolay atlatıyor olmamıza fayda sağladığı varsayımsal olarak öne sürülebilir. 2001 yılında gerekli noktalarda zorunlu düzeltmeler yapılmış olması nedeniyle ve üstelik Kemal Derviş faktörünün nasıl acılı bir reçeteyi ekonomiyi düzenlemek adına yaşantımıza yedirdiğini unutmadan, özellikle finans piyasalarının krize daha sağlam bir duruşla girdiğini göz ardı edemeyiz. 2001’de yaşadığımız bütün banka dolandırıcılıklarını bu kez yaşamamış olmamız o zaman alınan önlemlerle olanaklı olabilmiştir. Yurtdışındaki finans piyasalarının ve bireysel davranışların çok daha ağır bir tablo çizmesi, bizim bu sıkıntıları o ünlü tanımlamayla güya ‘teğet’ geçerken yaşıyor oluşumuz, üstelik dünyanın en çok küçülen ekonomileri arasında yer almamızı da hesaba katarak konuşacak olursak maalesef reel ekonomiyi daha yoğun etkilemiş olduğunu söylemekten kaçınamayız.

Gayrimenkul sektörü açısından krizi değerlendirdiğimizde ise, küresel krizin çıkış noktasının fazlaca değerlenmiş gayrimenkul yatırımları olduğu göz önüne alındığında, koşulların yeniden değerlendirilmesi açısından önemli bir fırsat yakalanmış olması kaçınılmazdır. Yalnızca iyi günler ve iyi koşullar göz önüne alınarak yapılan hesapların nasıl bir anda ters yüz olabileceğinin görüldüğü bir dönemden geçtik ve geçmeye de devam ediyoruz. Üstelik görünen o ki, krizler 5 veya 10 yıllık periyodlarla karşımıza çıkmaktan da geri kalmayacak gibi görünüyor. Bazen ulusal, bazen de uluslararası krizlerin girdabında bu toprakların en zayıf karnı, aşil topuğu ekonomi, daha çok tartışma götürür.

Sorunun yalnızca ekonomiyi yönetmekle mi ilgili olduğu yoksa sistemin kendisinin zaten çoktan tükenmiş bir üretim ilişkilerini mi çağrıştırdığı artık tartışma götürmez bir gerçektir. Bu kriz yaşananlardan ders çıkaran tüm taraflar için iş yapma yöntemlerini gözden geçirmek, işlerin yapılış biçimini “öz”e döndürmek, hesapları yeniden uzun vadeli bakış açılarıyla ele almak açısından yakalanmış bir fırsattır. Halen kredi piyasalarında yaşanmakta olan kriz bir güven krizidir. Güven yeniden tesis edildiğinde yukarıda saymış olduğumuz kriterler göz önüne alınarak geliştirilmiş projeler için finansal sorunların çok daha kolay aşılabileceğine inanmakta yarar vardır. Bütün yaşananların bizi yanıltmasını bekliyor olmakla birlikte bunun kronik bir süreç olduğunu söylemekten de kendimizi alamıyoruz… Son 20 yıldır önlem adına neler yaşandığını ve yaşananların aslında sosyal bir iyileşmeye yol açıp açmadığını nesnel olarak analiz etmeye gereksinmemiz vardır.

Zor zamanlar, ironik bir şekilde zamanın belki de normalden daha ağır aktığı zamanlardır… Ülkenin kendini bulması, raydan çıkmış ekonomide taşların yerine oturması, ortalama bir yaşam standardının yeniden tesis edilmesi uzun soluklu bir koşu gibi beklemektedir. Neden herkesin ufukta beklediği o mutlu haber, yaşasın ekonomi yeniden büyümeye geçti haberi gelmemektedir acaba? Sabırlı olmak ve çalışmaya daha çok gerek vardır… Zaman ağır ağır akmaktadır…

Böyle zamanların en büyük tesellisi benzer durumda olanların varlığıdır.
Kimse kimseden daha iyi değildir…
Bütün ülkeler, ekonomiler ve insanlar birbirine benzer.
Herkes zordadır…
Bu nedenle benzer durumda olmak önemlidir.
Çünkü insan kendini yalnız hissettiği sürece bu zor zamanlara katlanamaz…
Böylesi anlarda quantum fiziğinin bile pek işe yaramadığını anlar insan.
İnsan ya vardır ya da yoktur.
İnsanın zor zamanları ne paraya ne pula yalnızca bir insana gereksinimi olduğu zamanlardır.
Böylesi zamanlarda kim varsa hayatında o vardır, gerisi teferruattır.

Read Full Post »