Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Genel’ Category

“Bilir misin, eşik cinleri yaşar Haydarpaşa Garı’nda?
Olur da bir sabah erkenden tepen atar, gözün kararır,
gidesin tutar, yüreğin sıkışıverirse;
hani olur da uykusuz bir gecenin şafağında
“gideyim ben artık buralardan” diyerek
atarsan kendini sokaklara fütursuz, plansız ve akılsızca;
yani olur da bir sabah yolun düşerse
güvercinlerin gölgelerinin vurduğu, sayısız yolcunun aşındırdığı peronlara,
bir an için dur, nefes dahi almadan bekle ve sadece dinle.
Fısıltılarını duyabilirsin. Cinler gözetler geleni gideni Haydarpaşa Garı’nda.”
Elif Şafak

“İstanbul’a öyle anlamlar yüklenir ki bazen o an Haydarpaşa cennetin kapısı gibidir, trenden inersin birden bire Boğaz çıkıverir karşına, Hasan Sabbah’ın cennet bahçelerine dalarsın sanki. Bazen de İstanbul’un acil çıkış kapısına dönüşür yorgun düşenler için. Her güzellik sıkıverir bazen insanı, bazen de fazla naz aşık usandırır, İstanbul pek nazlıdır. Ulaşmaya çalışırsın, anlamaya çalışırsın olmaz öyle hemen yanaşmaz sana, ekmek istersin, aşk istersin hazır bir lokma gibi koymaz önüne… O zaman küser, acil çıkış kapısı Haydarpaşa’dan kaçarsın… İşte İstanbul kaçtığın yerde yakalar seni orada anlarsın her şeyi. Geri döndüğünde acil çıkış kapısı, cennetin kapısı olmuştur yine.”
Alaattin Timur

“Haydarpaşa Garı
‘kara trende demli çay
sarma tütünde türküler
sazımda Nazım Hikmet
yine memleket
yine memleket ‘”
Funda Bahçeci

“Bir bilinmeyene başladı yolculuk,
Haydarpaşa treninin son vagonunda…
Her bir istasyonda koşuşan insanlar,
Her insanda ayrı bir telaş var.
……..
Bu ne telaş.. Bu ne kovalamaca..
Ha bir an önce, ha bir an sonra..
Mutlaka ama mutlaka..
Herkesin ineceği tek noktadır
O son istasyon…. Haydarpaşa”
Ferah Yılmaz

“ İstanbul’un kapısı hala Haydarpaşa’dır. Bir şehir nereye kapı açar, bir şehrin neresinde kapı açılır diye aklınıza getiriyorsanız, Haydarpaşa’da karar kılmanız kaçınılmaz olacaktır. Trenden inersiniz, gar binasından geçersiniz ve  merdivenlerde bir an durup bakarsınız, işte o an kapıda geçtiğiniz andır, size  uzaktan bakan biri, bu şehre kaçıncı kez geldiğinizi, kaçıncı kez  o kapının  hayatınızın bir sınırı olarak ardınızdan kapandığını anlayabilir..” der Haydar Ergülen Express dergisinin tozlu sayfalarında..

Haydarpaşa garında

1941 baharında

saat on beş.

Merdivenlerin üstünde güneş

yorgunluk

ve telâş.

Evet, yalnızca İstanbul’u Türkiye’nin dört bir yanına bağlayan garın adı değildir Haydarpaşa… Bir anlamda İstanbul’a dair umutların, hayallerin başladığı ya da tam tersine sona erdiği bir büyük kapıdır… Bazen “İstanbul seni yeneceğim” diyerek bir film karesinden fırlamış insanlar geçer bu kapıdan elleri bavullu, bazen büyük bozgunun ardından sessiz ama telaşlı bir kaçış yolculuğu başlar buradan bilinmeyen kentlere doğru. Tayinleri çıkanları, sürgünlere gidenleri, köye geri dönüşleri, okumaya gelenleri hep bu kapı karşılar, bu kapı yolcu eder..

Oysa macera çok daha büyük yolculukların düşüyle başlamıştı geçen emperyal yüzyılda… Sıcak sulara inme heveslisi batılıların Berlin-Bağdat hattı projesinin bir parçası olarak tasarladıkları Anadolu etabının başlangıç noktası olan Haydarpaşa Garı’nın şimdiki binasının yapımına 1906’da başlanmıştı… Klasik Alman mimarisini yansıtan bu görkemli yapı 19 Ağustos 1908 tarihinde bitti. O tarihten itibaren Haydarpaşa Garı, çok renkli bir tarihe, savaşlara, bozgunlara, devrimlere, törenlere, cenazelere sahne oldu.. Ayrılıkların, kavuşmaların, hüzünlerin, sevinçlerin karelerine ev sahipliği etti 32 kısım tekmili birden… “Memleketimden İnsan Manzaraları” şiirinin dizelerinden fırlamış gibi duran işçiler, köylüler, askerler, maceraperestler, gezginler, kaşifler, casuslar, hacılar, politikacılar, işadamları, öğrenciler, memurlar, turistler hep bu kapıyı kullandılar her iki yönde de..

Garın saati on beşi sekiz geçiyor.

I5:45’de kalkar bu tren

Üçüncü mevki bekleme salonunda

oturup

dolaşıp

uyuyorlar yüzükoyun

Tüm bu yaşam döngüsünün soluk soluğa temposuna bir asırdır ev sahipliği yapan Haydarpaşa Garı, mimari açıdan oldukça özgün unsurlara sahiptir aslında… Temelindeki kazıkları, tasarımı, çinileri ve kalemişi süslemeleriyle tarihin soluk yapraklarından günümüze dek gelen bir armağan gibi bekler İstanbul’un o bir zamanlar denize yenilmiş Asya kıyılarını…

Evet, Haydarpaşa Garı’nın bulunduğu alan 1903 yılına kadar denizle kaplıydı. İlk Haydarpaşa gar binası bugünkü Çayırbaşı köprüsünün bulunduğu yerde 1872 yılında yapıldı. Zamanla bu bina yetersiz kalınca, Abdülhamit döneminde Alman ”Anadolu-Bağdat Şirketi” Haydarpaşa liman ve gar inşaatı ve işletmesi ile görevlendirildi.

İlk olarak 1899 yılında limanın dalgakıranının inşasına başlandı ve şirket tarafından üzerine Abdülhamid’in tahta çıkışının 25. yıldönümü anısına bir sütun yapıldı. Üstündeki deniz fenerleri mühendis Mustafa Lütfi’nin, dalgakıran ise mimar Valöri’nin eseri olup, liman1902’de Abdülhamit’in doğum gününde törenle açılmıştı. Gar binasının projesini ise Otto Ritter ve Helmut Cuno isimli iki mimar yapmıştır. İtalyan ustalar ve mühendislerin çalıştığı garın inşaatı 1906’dan 1909’a kadar sürmüştür.

Başlangıçta 2525 metrekare arsa üzerine kurulan bu alan günümüzde 3836 metrekare’ye yayıldı. Her biri 21 metre uzunluğunda 1100 ahşap kazığın buharlı şahmerdan ile denize çakılması ile temeli atılan bina, subasman seviyesine kadar Hereke’den getirilen açık pembe taşlarla yükselir. Zemin kat ve asma katlarda kullanılan taş cephe kaplaması açık nefti renkte Bilecik-Osmaniye’den çıkarılan Lefke taşıdır. Bu taş orta sertlikte kolay işlenebilen bir kumtaşıdır. Kuzey cephesi (Selimiye tarafı) yer yer taş kaplama ve sıvayla örtülüdür.

Haydarpaşa gar binası neo-rönesans stilinde olup klasik bir Alman mimari örneğidir. Binanın planı; batı cephesi kısa, doğu cephesi uzun ”u” şeklindedir. Bu ”u” planının ortasında geniş koridorlar ve koridorların iki tarafında geniş ve yüksek tavanlı odalar sıralanmıştır. Odaların kapılarında kimi içerden kimi de dışarıdan açılan gözetleme delikleri vardır. Bugün sadece permi odasının tavanında kalan özgün kalemişi süslemelerde demiryolunun simgesi kanatlı tekerlek motifleri resmedilmiştir.  Haydarpaşa gar binasının çatısı ahşap olup alman mimarisinde çok kullanılan dik çatı şeklindedir ve üzeri arduaz kaplıdır.

Haydarpaşa Garı’nın doğu kanadında bulunan gar lokantasının çini panoları Mehmet Emin Usta’nın eseridir. Bina, 1917 yılında yapılan sabotajda cephelere sevkedilen cephanenin infilakı sonucu büyük hasar gördü, kuleleri yandı ve yüzlerce asker öldü. 15 Kasım 1979’da dalgakıranın biraz açığında ”İndependanta” adlı Romen tankerinde meydana gelen patlamada binanın camları ve tarihi vitrayları parçalandı. Zamanla yıpranan dış cephe 1973-1981 yılları arasında restore edildi ve cephe kaplamasının yaklaşık yüzde 80 oranında yıpranan kesimi yenilendi.

Denizde balık kokusuyla

döşemelerde tahtakurularıyla gelir

Haydarpaşa garında bahar.

Sepetler ve heybeler

merdivenlerden inip

merdivenleri çıkıp

merdivenleri tutuyorlar

Balıkçıları, martıları, gemileri ve oluk oluk akan insanlarıyla tamamlanan bir İstanbul tablosudur Haydarpaşa… Ancak paranın küresel egemenliğine onun da ne kadar direneceğini hüzünle merak etmekten kendini alamıyor insan…

Evet, bugünlerde tam bir “megalo-money” inadıyla bir talan yapbozuna sahne olan İstanbul’da toprağın altında üstünde ne varsa delik deşik edilmekte binlerce yıllık tarihle alay edercesine… Galataport’lar, Dubai kuleleri, üçüncü köprü projeleri derken sıra Haydarpaşa’ya geldi… Daha büyük rantlar uğruna yıkılması ya da en azından işlevsizleştirilmesi gündeme gelen bu tarihi gar da kentin siluetini değiştirecek  girişimlerden payını alacak gibi görünüyor…

Unutmayalım ki Haydarpaşa Garı İstanbul’un siluetinin ayrılmaz bir parçası, kentin kültürel belleğidir… Eğer dünyanın kültür başkenti olan bu kent bir gün belleğini yitirecekse, bunun sorumluluğundan hiçbirimiz kurtulamayız..

Read Full Post »

Kulak Kaşıntısı

Kulağımın içi kaşınıyor.

Felaket.

Önce azar azar başlıyor kaşıntı, geceleri.

Sonra artıyor.

Kaşımak da bir zor ki kulağın içini.

Bir türlü geçmiyor.

“Ne yapsam acaba?” diyorum.

Günler geçtikçe daha da artıyor.

Doktora gitmeye karar veriyorum.

Arkadaşlarıma soruyorum:”Tanıdığınız iyi bir kulak burun boğazcı var mı?” diye.

“N’oldu ki?” diye soruyor arkadaşlarım.

“Kaşınıyor kulağım” diyorum.

“Uyuyamıyorum geceleri, kulak kaşınmasından!”

Bir doktorun adını söylüyor bir tanesi.

“Çok iyi doktordur” diyor. “Kimsenin çözemediğini çözer, iyileştiremediğini iyileştirir.”

Gidiyorum doktora.

Gözlüklü, şirin bir amca.

Elinde bir büyüteç, kulağıma bakıyor.

Şaşırıyorum önce.

“İçinde kaşıntı var.” diyorum. “Öyle büyüteçle ne anlayacaksınız ki?”

“Yok…” diyor, “Ben çoktan anladım ne olduğunu da şimdi daha iyi görmek için bakıyorum.” “Nedir?” diyorum doktora.

“Eski sözler kaçmış kulağınıza” diyor.

“Nasıl yani?” diyorum.

“Kimin sözleri?”

“Bakacağız” diyor.

Sonra bir alet çantasından kocaman, ucu ince, cımbıza benzer bir alet çıkarıyor.

“Yan durun. Kıpırdamayın!” diyor bana.

Biraz irkiliyorum.

“Eski sözler” diyorum, “Ha?” Cımbızın ucu kulağıma giriyor, canımı acıtmıyor nedense…

“Bir kadın sesi bu!” diyor.

Sanki bir uğultu duyuyorum.

Cımbızı çıkarıyor kulağımdan.

“Yalan kaçmış kulağınıza!” diyor doktor.

Yalana bakıyorum.

Küçücük bir şey gibi gözüküyor.

“Vay be! Günlerdir kulağımı kaşındıran bu muymuş? Hangi yalan peki?” diyorum.

“Durun, bekleyin!” diyor doktor.

“Dikkatli olmamız lazım. Tekrar kulağınıza kaçabilir. Önce şu deney tüpünün içine koyalım. Sonra serbest bırakırız.”

Yalanı tüpün içine koyuyor.

Kapağını da kapıyor tüpün.

Serbest kalıyor yalan.

“Seni seviyorum!” diye cılız bir ses geliyor tüpün içinden.

“Yalanmış ha?” diyorum.

Kulağım bile anlamış, kalbim hálá anlamıyor…

Read Full Post »

Belki de Yağmur Ormanları’ndan gelen ağacın kullanıldığı ahşap bir kapıyla birlikte yaşıyoruz… Ya da Örümcek Ormanları’nın sevimli tepelerinden devşirilmiş bir ağaçtır her gün eve girerken ardına kadar açılan… O ağacın ne kadar uzun bir serüvenden sonra evlerimize kapı olarak geldiğini sorgulamaya başlasak yoruluruz… Ama gerçek budur… Ardına kadar açılan ahşap bir kapı ya da pencere… Ormanlardan marangozhaneye, oradan da evlerimize gelinceye kadar uzun bir yol kateder… Ustanın ona akıttığı ter, emektir… Üzerinde oynanan türlü türlü el sanatı zanaatkarın becerisidir… Peki sanat nerededir? Sanat, o kapıdaki bütün bu emek sürecini görüp ona altın bir anahtarı layık gören yürektedir… Çünkü, “Elleriyle çalışan emekçidir… Elleri ve beyniyle çalışan insan zanaatkardır… Oysa, elleri, beyni ve yüreğiyle çalışan insan ise SANATKARdır…”(Louis Nizer) O kapının ardına açıldığı her koşulda onun üzerindeki alınterini görüp sonra ona uygun bir ALTIN ANAHTARI omuzlarında taşıyan bu insanlar ve bunu sayfasına taşıyan insan, sanatçı olmayı hak etmiştir…

Read Full Post »

Bir Türlü Akmıyor Zaman…

Ne hikayeydi ama… Kısacık, sevimli… Bir yağmur damlası kadar saf ve temiz.. Bir güneş kadar parlak… Fidana duran bir tomurcuk kadar inatçı… Ama açık… Ama içten ve verici… Böyle algılamıştım ve böyle yaşamaya çalıştım… Fazla açık etmesem de benim açımdan gerçek buydu…

Çaldı yine ayrılık çanı… Kahrettim… Ne ayrılıklar yaşadım şu son süreçte… Anlatsam sayfalar yetmez… İnan hepsinde ağladım… Kendi kendime ıslandım… Bir sessiz gözyaşı, bir uslu hüzündü içimde büyüttüğüm… Hepsinde de aynı aşkla sevdim ve hepsini de aynı aşkla bitirdim… Bilinmez ki bu bitmeler nedir, neyi başlatır, bilmeden hayat… Yaşandı ve bitti… Akarsuya bırakılan mektup gibiydim, kupkuru…

“İncecikti
gül dalıydı
dokunsam kırılacaktı
dokunmadım
kurudu”

Şimdi tıpkı seninle olduğu gibi seslere teslim ettim yaşadıklarımı… Bazen yazıya döktüm duygularımı, bazen bir telefon konuşmasına… Neden bu kadar duygusal olduğumu sorarım kendime ve yanıt veremem her seferinde… Yaşadıklarım, derim genellikle… Bunlar da hayata dahil demekten kendimi alamam çoğunca.. Yaşadıklarıma bakınca üzerinden TIR geçmiş gibi duyumsarım kendimi… Haykırmak isterim taşlara, duvarlara… Daha çok odamda belki akşam karanlığında, belki yürürken kendi başıma düşünürken bulurum kendimi… Delilik, der geçerim… Kimseye gitme diyememenin güç yitiminde, kendi güçsüzlüğüme bakıp kızarım varlığıma… O yoğun duygusallık içinde en içten ve güzel mısralarıyla kafama her zaman şiirler doluşur…

“gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç
ağaçlar bükmesinler n’olursun boyunlarını
neden akşam oluyorum tren kalkınca
kırlangıçlar birdenbire çekip gidince
mendiller sallanınca neden tıkanıyorum
öyle çok acımasız ki öyle birdenbire ki
az önceki çiçekler nasıl da diken diken
gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç”

Şairdir bu… Bir müneccim gibi görmüştür sanki yaşadıklarımı da duygularıma tercüman olmaya yeltenmiştir tüm şımarıklığıyla… Yürektir bu… Böylesi zamanlarda ritmine kulak verip dinlemek ve en katışıksız haliyle onunla muhabbet etmek gerekir… Yürektir bu, tıpkı dilimiz gibi sürçer bazen… Gün olur aşktan bile tat olmaz olur insan… Ya kendi yalnızlığında kaybolur, ya kendi yalnızlığında çoğalırsın… Karşındaki bütün insanlara sana çoğalmanın anlamını anlatır gibidir… Bütün küçücük ve minicikliğine karşın, duruştaki onurlu mizahını yitirmemenin getirdiği gülümsemeyle bakarken tarihe, yaşanmışlığı bir kez daha takdir edersin… Ama sözdür bu… Haylazlıkta sınır tanımaz… Edepsiz ve tanrıtanımazdır… İsyankardır… Yürür ama iz bırakmaz… Bütün o haşmetine karşın sürecin ortasında filiz atan ayrılık hikayesine düğümlenmiştir bir kere söz ve artık bitmez… Bugün dinleyeceklerin yalnızca bir ayrılık türküsü, ama biten değil yalnızca başlayan bir türkü…

“Bir hikayenin sonu diyeceğim ama inanma….
Ve günlerden sonra bir gün desem belkiler gelsin aklına…
Demir aldı‎ limandaki gemiler deyince kendini anımsa
O yine sahilde bizimle beraber
O eski yoldaşı‏mız kimsesizlik sözleriyle daha bir dik dur…
Çünkü sonra,
Saat iş‏ler
Zaman geçer
Ve insan unuturmu‏ş
o sularda çimdik, bitti; köprüleri geçtik bitti
o elmanın tadı orda, o kuş çoktan öttü, bitti
artık çocuk değiliz, susarak da bir şeyler diyebiliriz”

dediğimiz bir zamanın ortasında mekansal ayrılıkların getirdiği hüzünle ağlıyor insan… Bu kez dökülen gözyaşı değil, sözcükler yüreğimizden… Bir demir leblebi gibi düşmelerde… Yüreği kırık bir adamın akşamı okşayan sesi… Şoselerde gizlice dillendirdiği şiirleri, yüreğinde pişiren bir adamın dost sıcaklığına açılan kapıdan içeri usulcana süzülmesi… Acemi ve haylaz bir kelimenin söz dinmeyen macerası, en kırılgan gölgesiyim hayatın. Bazen bezgin ve öfkeli… Ama dinmeyen bir macera bu… Bir Harley Davidson motor üstünde dünyayı arşınlamayı kafasına koymuş, sonra bir deniz kenarına oturup yakamozları taşlamış bir geçmişin üzerinde kafayı bulmuş 44 numara bir öykü… Öykü… Biliyor musun, her insanın bir öyküsü vardır… Kimi uzun yazılır kimi kısa… Ama tümünde yaşam anlatılır, konuşmaya başlayınca… İnsanın macerasıdır aslolan… Aslolan bir sıkılı tabanca gibi durmaktır hayatta… Çünkü ne der o koskoca Marx biliyor musun? “İnsan” der Marx, “bir süreçtir. Başkaları‎yla tamamlanır. Ne kadar çok başkalarını içerirse, o kadar insandır; ne kadar çok çelişkiyle tamamlanırsa o kadar özgürdür. Acıdır bu; ezici, sınayıcıdı‎r. Ki‏şiyi kırar, yokoluşa götürür, ölümüyle yüzleştirir…” O sürecin naçizane bireyleri olarak bizlerin de tamamlanmaya, ama çokca tamamlanmaya gereksinimimiz vardır aslında… Çünkü biliyor musun sevgili dostum, bir insanın eksilmesinin ne anlama geldiğini bile bilmeyen insanlar var bu dünyada… Bir insan eksilir yaşamınızdan, dünya çölleşir… Şairdir bu, bilir, sözü gediğine koymanın hünerini… Dostlar deyince akla geliverir hemen dizeler, dizilir kuş sürüsü örneği akıl haznesine…

“Dostlar
Irmak gibidir
Kiminin suyu az,
Kiminin çok
Kiminde elleriniz
Islanır boydan boya
Kiminde ruhunuz
Y‎ıkanır boydan boya”

Neden gidilir… Gitmek de önemlidir kalmak kadar bilirim… Yürek istemez ayak ister, ayak istemez yürek ister… Akıl işi olmaz kimileyin gitmeler… Kiminde boydan boya gidilir de eksilmez… Oysa paylaşacak onca şeyi arkada bırakmanın getirdiği hüzündür yaşananlar… Paylaşmayı ertelemenin önemini yadsıyamaz insan… Kalmak belki daha zordur gitmekten… Yalnızlık da kıyıda durmuş taşlar fırlatır, suda halkalar yayılır kıyısız hüzne doğru… O hüzünlü dağdağanın ortasında açar gönülküsmez otları, boyverir yediverenler ve sonra gülümsemeler, gülhatmiler… Krizantemler, begonyalar ortasında açınca bir dostluk yurdu sokağının gülleri, kokusu sarar insanı bir ömür boyu…

Ağlamaklı anlarda güzelleşir bazen insan… Bazen tüm hüznü yüzüne vurur da kimsecikler farketmez… Bazen ağlarken güzelleşir insan, bazen yüceleşir… Diyarbakır’da ölen bir akrabanın ardından dökülen gözyaşı olur, olmadı yitirilen sevgilinin ardından dökülen ırmak olur… Hepsinde akan hep aynı gönül suyudur… Kimi aşk dolu, kimi sevgi dolu… ama boydan boya insan dolu… Sonra, evet sonra o yakıcı soru gelir insanın aklına: What have I done to deserve this? (Bunu haketmek için ne yaptım?) Ne önemi var? Bir şey yapmış olmakla ilgili değildir aslolan… Başa gelen çekilir… Bir keman telinin ince duyarlılığıyla ‘çıt’ diye kırılıverir kalbin sesi… İncelmiş ve yumuşamıştır oysa, zaman sürtünmesinden… Her şey zamana yenilmiştir de biz faturayı kendimize mi yoksa ona mı çıkartacağımızı düşünürüz… Yine de o küçücük yüreğimizden taşan bilinçle akıllı olmanın gerekliliklerini becermenin edebiyatını yapacak kadar onurludur yüreğimiz. Oysa daha birkaç gün önce, henüz o askerdeyken, henüz dönmemişken buralara, bir av gibi koşmaktayken avcının önünde aşk kokan solumalarını duymuştur bu hassas kulaklar… Şimdi oysa, kırılmıştır yüreği sevgili kemanımın… Zaman en iyi ilacıdır aşk acısının derler, inanma… Bilirsin gerçi ama yine de tekrarlamak isterim, “yine de aslolan bir atardamar gibi / kalabilmektir hep aşkı‎n safında”…

Ağlamak iyi gelir böylesi anlarda… Bir ince duyarlılıktır yüreğin inleyen nağmeleri… Hepimiz birbirimizden daha duyarlıyızdır aslında kendi yaşadıklarımıza… Bakma sen/ben ayrımı yaptığıma… Bilirim bütün kemanlar ağlar… Ağlamayı yine de yüceltmek gerekmez… Sonra dile düşer, yeksan oluruz…

“İnce bir köprüdür ömrümüz
çok daha iyi bir dünyaya
işte bu yüzden sevgili dostum
ne olursa olsun ağlama”

Yüreği sürçünce insanın elinde değildir ağlayıp, ağlamamak…. Bilirim ama ne yaparsın… Bunlar da yaşama dahil… Giden gemi bir son değildir… Faturayı asla kendine çıkarma… Yaptıklarına inanıyorsan yapacaklarından başka, olanlara ve söylenenlere kulaklarını tıka… Kendi yüceliğinle büyürsün o doruklarda… İsmi lazım olmayanların yanında kendi değerini parlatma uğraşı vermek yerine, kendi yalnızlığında çoğalmak uğraşı vermenin de erdemine güvenmelisin sonuçta… Geride kalanlar mı? Aldırma… bulunur bir çözüm nasıl olsa… Doğrudur en az sizler kadar geride kalanlarda mutsuz ve huzursuzdur… Olsun… Nasıl olsa her ırmak akacak bir yatak bulur… O zaman hep bildik sorular gelir insanın aklına? O zaman neden, daha fazla çabalar insan? Ne demiş Nazım usta, anlarsın nasıl olsa…

“Fasulya gibi ya‏şıyorum son zamanlarda kuru fasulya gibi
Kuru fasulyanın pilakisi yapılır
Benden o da yapılmaz.”


Süreçtir bu, yaşanacaktır, yaşadıklarından başka… Acılı da olsa üstelik… Büyürüm kendi yalnızlığımda… Üzülme… Her seçim bir kaybediştir çünkü… Ardına bakma, kalanları unutma… O uzak kentte kendi başına çoğalmanın istencini duyunca yüreğinde atla bir otobüse, çık uzun bir yolculuğa… Ne demeli, nereden başlamalı, neler neler yiyip neler içmeli insan bilmem ki? Kendi yolculuğunda hem yolcu, hem kaptan olmanın sorumluluğunun getirdiği yüklerin bilinciyle, nasıl bir duyarlılık hırkası giymeli… Hangi tebessümle gelebilmeli hayatın kapısına…

“Ah kimseciklerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya…”

Zor dostum zor…. Mutlu olmak da kalmak kadar zor… Oysa azıcık çaba yeter… Hem nedir ki mutlu olmak dediğimiz şey? Birazcık duyarlılık hepsi o kadar… Mutlu olmak insanın korkmadan kendinin ayırdına varabilmesidir. Genişlemesine, derinlemesine, uzunlamasına, çapına uygun davranışlar geliştirmenin zor olmadığını biliyor olsak da becermek yetenek ister… Görünenler ortada… Kalbi kırılanlar yokuşunun kalfalığına soyunmuş onca ‘yığın’ arasında, insan kalabilmek de güzel… Sorun burada iyi ya da kötü karakterli olmak sorunu da değil aslında… Yalnızca aklını kullanmak meselesi… Ama nerdee… Kıralım kalpleri nasıl olsa yenileri bulunur diye geçiştirilemeyecek kadar önemli bir sürecin asli failler topluluğuna dahil olmanın yavanlığı yanında, asıl sorun ne biliyor musun? O kişilik denilen sürecin olgunlaştıramadığı, yaratamadığı insanın kendine yabancılaşması sürecinde sözü gediğine koymanın zamanı geldi de geçiyor denilebilir: En tatsız karakter, hiçbir karakteri olmayan kişidir. Ama olsun, yalnızlaşmanın getirdiği ağırlığın altında birey olmanın farkına dahi varmadan kendi başına kalmanın ne demek olduğunu öğretir onlara zaman… Öğrenmeyi biliyorlar mı peki? Zor… Çoğalmanın sayıdan çok nitelikle ilgili olduğunun bile ayırdına varamayanlar, kimsesizliğin ağır girdabında su alan takalar örneği, salınıp dururlar… Kimseleri yok yolun sonunda kendilerinden başka / Ve kimseleri olmayacak ba‏şkası olmayanın da… Unutulacak mı yaşananlar? Hayır, bin kez hayır… Unutmamak gerekiyor mutlaka… Çünkü dünyan‎ın en zor şeyi ilkeli kalabilmektir. Benim bu süreçte içinde bulunduğum yere ilişkin pek bir adlandırmada bulunamayabiliriz… Belki bir ince duyarlılıktır denebilir… Belki de omurgas‎ı rüzgarda bir gemiydi benim duyarlı‎‎lığım, g‎ıcırtı‎lı‎ bir arabanın içinde ıvır zı‎‎vır… Önemseme… Hesaba katma… Sadece dinle… Anlamaya çalış, yeter…

Bu süreç devam etmeli, edecek… Kırık kemanlar orkestrasının bireyleri olarak, iletişimsiz kalmayalım abiler, ablalar… Bazen sıcak ekmek gibi kokar merhaba, unutma… Uzun yazmak, uzun konuşmak değil sorun… Sorun yalnızca diyalogsuz kalmamak… Sevmek birbirimizi… Ölesiye belki de… Büyütmek bir ağacı aynı özenle… Kıskandıracak denli üstelik herkesi.. Çünkü mutluluk, bir yerde ve her yerde hiçbir şey beklemeden dünyayı‎ ve insanları sevebilmektir. Şimdi buralarda, en azından bu mekanda daha yalnızım… Çoğalmalıyım… Akmayan zamanın teslimiyeti altında kendi tarihimi kendim yazmalıyım… Duvarları hapishaneden bozmalı, yaşama adamalıyım… Of, offf…. Geçmiyor zaman…

“Bir türlü akmıyor zaman
kaskatı‎, donmuş
alıp askıya asılabilir
b‎ıçakla kesebilirsin
Hapiste gibiyim
Hapiste en insafsız gardiyan:
Zaman”

O zamanın efendisi olmayan kendi bencilliğimde, gidenleri arıyorum… Giden midir terkeden, kalan mıdır terkeden bildiksözün ötesinde terkedeni değil de terkedilmeyi, bir başına kalmayı sorguluyorum… İnsanı sorguluyorum… En çok kendimi sorguluyorum… Her seferinde hikayeyi yeniden, yeniden yazıyorum… Bazen yargılayan, bazen de yargılanan oluyorum… Faturanın bütün yükümlülükleri altında saflaşmaya çalışıyorum… Bir çaba hiç değilse… Gidenleri özlüyorum… Bu giderek daha da yakıcı bir hal alıyor… Tüm gidenler gibi sizlerin gitmesinin bende yarattığı sarsıntıları aşmaya çabalıyorum.. Heyhat… Zor süreç… Anlamaya başladıkça karmaşıklaşıyor, karmaşıklaştıkça daha fazla anlamaya başlıyorum… Zor yazıyorum… Oysa ben kendimi dünyanın en hızlı yazan insanı olarak görürdüm.. Bu yavaşlamanın nedenlerini sorguluyorum… Kendimi arıyorum… Gülen gözleri… Çoğalmaya çalışıyorum… Kendi saçlarımdan tutarak bu bataklıktan kurtulmaya çalışmanın çaresizliğini yaşıyorum… Yaşıyor muyum? Salt düşünüyorum… Sizlerin üzülmenizi istemiyorum… Bütün bu olan biteni bir düş gibi, bir öykü gibi yeniden, yeniden okumanızı istiyorum… Bir yerlerde çalışmanın getirisi götürüsü bir yana önemli olanın, içindeki çocuğu büyütmek olduğunun ayırdına varmanızı öneriyorum… Yalnızca bir öneri, hepsi o kadar… Bütün bu yazılanları koca bir adamın halüsinasyonları diye de okumak olası elbette… Sevilmeyi bilmek kadar sevebilmek de önemli değil mi sence… Bütün çabamız bunun için aslında…

“Bu bir son değil….
Her bitiş bir başlangıçtır…”

Bir dostun damıtarak yazdıklarını fazla abartma… Bir sesli konuşma insanlararası, bir yüksek perdeden dertleşme belki de kim bilir… Her şeyi sindirmeye çalışan bir eğilim taşısam da, unutulmayı kolay kolay kaldıramıyorum… Bir yoğun akışkanlık içinde dillendirdiklerimi paylaşıma açılan yüreğin içinden saçılanlar diye de okumak olası aslında… Bu bir son değil üstelik, henüz başlamamış sayıyorum her şeyi… Sizleri sevgiyle kucaklıyorum, buralara yolunuz düşerse bir ‘alo’ deyiverin gitsin… Görüşürüz nasıl olsa… En azından unutmayın…

“Seviyordum sizi bu aşk belki
İçimde sönmede bütünüyle
Fakat üzmesin sizi artı‎k bu sevgi
İstemem üzülmenizi hiçbir ‏şeyle
Sessizce, umutsuzca seviyordum sizi
Kah ürkeklik, kah kı‎skançlı‎kla üzgün
Bu böyle içten, öyle candan bir sevgiydi ki
Dilerim bir ba‏şkasınca da böyle sevilin”
(Puşkin)

Read Full Post »

Sesler, Yüzler, Sokaklar

şarkısını yitirmiş sesler
gençliğini yitirmiş yüzler
evlerini yitirmiş sokaklar
kaç hayat yaşayacaklar daha
daha kaç hayat yaşayacaklar

1.
O zaman eve sığmayan yaşam sokaklara taşardı.
O zaman aşkı, coşkuyu, muhabbeti, sıcaklığı, duyguyu geçirmeyen beton duvarların soğukluğu fazla yoktu.
Sokaklar kaosa, karmaşaya açılmıyordu.
Sokağa açılan kapılardan güvensizlik, huzursuzluk taşmıyordu dışarılara.
O zaman sokaklar olanca kalabalıklığıyla kimsizliği, kimsesizliği, yalnızlığı giyinmemişti.
Rengi solmamış, büyüsü bozulmamıştı sokakların.
Evler sokaklardan, sokaklar mahalleden, mahalle kentlerden, kentler insanlardan, insanlar doğadan kopmuş değildi.
En önemlisi insan kendinden kopmamıştı.
İnsan ile sokak, insan ile kent, iç dünya ile dış mekân ikilemi yaşanmıyordu.
İnsan içinden kopmamıştı. Çevre insanı doğasının çok uzağına savurmuyordu. Yaşamın dengeli, orantılı, yekpare mahiyeti zayıflamamıştı.

Kentlerin mimarisi ruhumuzun dantelasına uyumsuz değildi. Sanki iç mekânımıza, iç mimarimize uygun tasarlanmıştı dış mekânların mimarisi. Ona göre şekillenmişti kent. Sanki en geniş anlamıyla çevre; ruh ve kültür düzenimize uygun olarak kendiliğinden şekillenmişti. İnsanla bütünleşen, yaşamı güzelleştiren çatışmasız mekânları, mahalleriyle kentler kendi kendilerini kurmuş gibiydiler. Kentle insan birbirini besleyen, onaran, süsleyen bir bütünlük içindeydiler. Kent insanı sarıp sarmalar ona bir sahici dost gibi kendinden bir şeyler katardı. Kentli yaşadığı yerle ve yaşadığı yerden kimlik kazanırdı evvela.

Yaşam insanı zorlayan, koşturan, kıstıran, bunaltan ve giderek anlamsızlaştıran karakter edinmemişti. Kentler de insan gibiydi bir bakıma. İnsan gibi uyanır, çalışmaya başlar, dinlenir, bayram eder, hüzünlenir, geceyi yorgan gibi üzerine örter dinlenmeye çekilirdi. İnsanın sevincini, coşkusunu, hüznünü paylaşırdı. Yaşama katılır, insana katılır, bazen insanı kendine katardı. İnsanın ruhu sinerdi kentlere. Sabrı, imanı, asaleti sinerdi. Bu anlamda sokakları, yolları, binaları, kemerleri, taşları, sütunları, çeşmeleri, çarşıları konuşurdu. Kentlerin dili, ruhu, kültürü vardı. Her kentli çare yok o dili, o ruhu, o kültürü edinirdi. Her etkinin, her etkinliğin merkezinde insan vardı. Şimdi öyle mi ya; yalnızca ‘kentleri süsleyen yolcu’lar yitip gitmediler, yolcuları ve sakinlerini süsleyen kentler de modern kent planlarının hışmına uğrayarak şimdi çoğu terkedilmiş, itibardan düşmüş, ilgisizliğe mahkûm edilmiş mekânlarıyla kederli kimsesizliği yaşıyorlar. Vefasızlığın derin karanlığında kimselerin paylaşmadığı unutulmaya yüz tutmuş nostaljileriyle baş başa.

O zaman evlerimizin açık kapılarından sokağa taşan bir şeyler vardı. Taşar ve sokağın sesine, şarkısına katılırlardı.

Sonra ne olduysa oldu, kentler beton kentlerin soğukluğuna, anlayışsızlığına orantılı olarak ‘sisler bulvarı’ içinde eriye eriye küçülüp metruk köşelerine büzüşüp kaldılar. Eski olanın inzivaya çekilmesiydi bu. Sonra sokaklarda görgüsüz, müsamahasız edalarla salına salına gezinen alafranga anlayış, yerli değerler adına ne varsa bir bir yaşamın dışına itti. Şimdi sokaklar eski renklerini ve seslerini yitirmiş olarak korkunun, güvensizliğin kol gezdiği tekin olmayan mekânlar haline geldi.

O zaman sokaklar kaosa karmaşaya açılmıyordu.

O zaman eve sığmayan yaşam sokaklara taşıyordu.

2.

Sokaklar yalnızca geçilmek için midir?

Kimileri sokaklar yalnızca geçilmek için dese de biz sokak deyip geçmeyeceğiz. Kendi payıma yaşama ve insanlar arasına karışmayı deneyen ilk adımlarımı, o küçücük çocuk adımlarımı sokaklara ve sokaklarda attım. Çocukluğumun sokaklarında ne çok coşkunluğum, ne çok güzelliklerim, ne çok hoş anlarım kaldı. O yaşanmışlıkları anımsadığımda bir cenneti yitirdiğimi hissediyorum. Bir masaldı sanki. Yaşanmış olan. Yaşanmışlığı kadar gerçek bir düş seli ve yaşanmamışlığı kadar düş tadında gerçek. Orada düş ve gerçeği birbirinden ayırmanın ne olanağı ne de yararı vardır. Doğrusu böyle bir ayrım yapmak gerçekte gereksizdir de. Şimdi bir masaldan, o masalın tam içinden çıkıp gelmiş biri olarak neredeyse tüm eskileri almaya talip olduğumu bildirmek isterim. Eskici geldi. Ey insanlar verin bana bütün eskilerinizi. İsmet Özel’in dediği gibi, ‘işe yaramaz bulduğunuz, artık modası geçti dediğiniz neyiniz varsa verin bana.’ Eskiye ait aklınız, duygularınız, eski bakışınız, duruşunuz, yürüyüşünüz, eski zevkleriniz… verin bana. Karşılığında size yeni hayatlardan kuponlar, kartlar, vefasızlıklar çıkabilir. Orhan Pamuk’un ‘Yeni Hayat’ını alın isterseniz. Bahtınız açıksa size Serkisof’lar, trafik kazaları, bakarsınız reklamı bol televizyonların birinde stüdyo konukluğu çıkar. Belki onbeş dakikalığına meşhur olursunuz. Belki…

3.

Bir uygarlık pratiği olarak ev ve sokaklar; mimari şemaları, mekân özellikleri, birbirleriyle kompleksleri itibariyle çok önemlidir. Ev ve sokaklardaki yaşam kentin merkezine doğru birbirini besleyerek, çoğaltarak akıp gider. Yaşam ve insan tasavvuru her merhalede, her kademede zenginleşe zenginleşe kentin merkezine ulaştığında artık tüm kent halkı adına ve herkesi etkileyen genel bir anlayış, ortak bir ruh oluşmuştur. Bu ruh yalnızca içinde yaşanılan zamanla ve mekânlarla sınırlı değildir. İçinde, günümüze taşınmış, kuşkusuz geleceğe ulaştırılacak kültürel motifler, tutumlar içerir. Bu açılımıyla kentler çok katmanlı, karmaşık yerleşim yerleridir. Kentler; yönetiminde hukukun, ticaretin, kültürün, siyasetin öne çıktığı büyük ve ortak yerleşim birimleridir. Kuruluş, konum ve amaçlarına, yaşadıkları tarihsel-kültürel serüvene göre kentlerin öne çıkan özellikleri vardır. Bu özellikler o kentlerin kimliğini oluşturan en baskın unsurlardır.

Bizim kentlerimiz genellikle inanç ve ticaret ekseninde kurulmuşlardır. Şimdilik kent ve yaşama ilişkin bilimsel çalışmaların genişletilerek sürdürülmesi gerektiğini söylemekle yetinelim. Yapılacak çalışmalar antik kentlerden modern kentlere kadar geniş bir alanı kapsamalıdır. Şunu da söylemeliyim ki, bu konu hiçbir surette bağnazlığı kaldırmaz. Çünkü kent uygarlık demektir. Çünkü uygarlıklar kentlerde kurulmuştur. Kent ahalisi uygarlığa kentlerinin kapısından girerler. Uygarlığa katmayan, katılmayan kentler zaten tarihin toz duman eden savurması karşısında yok olup giderler. Bağnazlığa karşı en sert yanıtı tarih yani zaman vermektedir.

Bizim kentlerimizin güzelliği kendine özgüdür. Sokakları kendine özgü bir dünya içinde güzeldir. Bunu şunun için söylüyorum; güzel kavramı belli bir kentin anlayış, ölçü ve estetiğine göre tanımlanırsa; değişikliğe kapalı bir değerlendirme mantığı içinde başka farklı modeller iyi görülmeyebilir. Unutmayalım ki kentler ait oldukları uygarlıkların yaşam pratiğiyle kimlik kazanırlar. Meselâ antik kentlerdeki tiyatro, Agora veya Roma’nın civitas’larındaki Forum yapılarını veya Stalingrad’daki insansız, uzun, geniş bulvarları bizim kentlerimizde bulmaya çalışmak beyhude bir uğraştır. Buna karşın harem ve avlusuyla binlerce insanın toplanmasına olanak veren selatin camileri ve onların etrafında yoğunlaşan çarşıyı yeterince değerlendiremezseniz ne Medine’den, Bağdat’tan, Semerkant’dan bir şey anlaşılır ne de İstanbul’un kalp atışları dinlenebilir. Her bir kentte aynı kriterlerin tek tip estetik anlayışını aramak yerine, her bir kentin farklı yaşam telakkisini, yaşam estetiğini bulmak gerekir. Kültür ve medeniyet farklılıklarının karşılaşması, buluşması, çatışması, uzlaşması gibi etkileşimlerle kurulur. Kökeni hangi kaygılara dayanırsa dayansın yaşamın doğal çeşitliliğini yok etmekle varlığını sürdürme yolunu seçen müdahaleci diktatör yapılar, sokakların ve orada akıp giden yaşamın büyülü zenginliğini de bozdu. Yaşamın insanı anlama, anlamaya, düşe, düşünceye, aşka kışkırtan çekiciliği de yitip gitti. Sefaleti, tükenişi, trajediyi emziren sokaklar nereye çıkar, nereye çıkmaz? Hangi sokak erdeme, hangisi iyiliğe, hangisi sevgiye çıkar? Hangi sokak ahlâka çıkmaz, hangisi dostluğa? İnsanlık benliğinin bilinçaltında çaresiz düşünüyor: Aşkı nerde yitirdim, ruhumu hangi sokakta? Çocuklarımız hangi bulvarlarda kayboldu, yitik kuşakları kaçıncı cadde kaçıncı sokakta arayacağız? Bu sokaklar nereye çıkar, bu sokaklar nereye çıkmaz? Yoksa şairin dediği gibi sonunda kabre mi çıkar bu yolun kıvrımları? Kolay mı o da çare değil, karanlığın dibi görünmüyor!…

Tarihe baktığımızda bizde modern anlamda kent plancılığının olduğu söylenemeyebilir. Daha doğrusu caddeler, sokaklar cetvelle, gönyeyle çizilmezler de suyun doğal akışında olduğu gibi güzergâhlarını kendileri belirler. Bu yapılanmanın yeni araç gereçlerin zorunlu kıldığı yaşam tarzını kaldıramadığı söylenebilir. Diğer yandan bu kendiliğinden gelişen şemanın müdahalesiz yaşamın özgürce gelişmesini ifade ettiği de bilinmelidir. Kentler yaşamın soyut niteliğinin somut yansıması gibidir. Bizim sokakları şekillendirdiğimizden daha fazla sokaklar bizi şekillendirir. Yollar ve sokaklar mümkün mertebe hiçbir yaşamı yıkıma uğratmadan, mahremiyetlere, özel yaşam alanlarına müsamaha göstererek, hiçbir düşü, düşünceyi bozmadan kendiliğinden güzergâhlarını bulmuşlardır. Nereye? Evimizden, önce ev içimizden çıkmaza, oradan sokağa ve her bir kapı aralığından, her bir çıkmaz sokaktan içine taze tebessümler, yeni selâmlaşmalar, yeni sabahlar, yeni günler, yeni asude duruşlar, yürüyüşler kata kata, çoğalarak kentin içine; hanlara, bedestenlere, arastalara, dükkânlara, mescitlere, camilere. Oradan kemer altlarından, kubbe altlarından, bir masal coşkusuyla renkli yaşamlar panayırı çarşıların her kıyısında, her köşesinde ayrı bilmeceler olan, taş döşeli sokaklarını adımlaya adımlaya yine evimize. Orada sükûn, orada hayat bulur; hayatı paylaşır.

Sofalı evlerimizin iç orta mekânları ‘hayat’ diye tabir edilir. Bu nokta ev ve yaşam ilişkisi bakımından çok önemlidir. Evimizin tam orta yerine hayat deyişimizin bariz anlamı hayatın orta yerine aileyi koymamızla alâkalıdır. Hayatsız ev, evsiz hayat olası değildir bizim kültürümüzde. İlk düş, ilk düşünce orada başlar. İlk bilgiler orada öğrenilir, ilk bilmeceler orada çözülür. O iç mekân kültürel, psikolojik boyutuyla hakikaten hayattır. Orası, geniş anlamıyla da evimiz ve ev içimiz iç dünyamızın da oluştuğu yerdir. Oradan yüksek duvarlarla ya da ahşap perdelerle çevrelenmiş avluya, bahçeye, sonra sokağa doğru hareket alanını ve çevreyi genişlete genişlete açılan varlığımız özgürlüğe ve kimliğimizi edinmeye doğru rahat, uyumlu bir geçiş yapar. Evimiz ne kadar iç dünyamızın mekânsal karşılığıysa sokaklar da sosyal yönümüzün ve kişiliğimizin mekânsal karşılığıdır. Sokakta elbette evimizdeymişiz gibi hareket etmeyiz. Toplum orada bize farklı roller ve sorumluluklar yükler. Sağlıklı toplumsal ilişkiler sağlıklı bireylerce kurulur. Kişiliğini ev ve sokak arasında çatışma yaşamadan ya da pek az yaşayarak kuranlar toplumsal yaşama daha kolay dahil olurlar. Evlerimizle sokaklarımız arasındaki denge ve birbiriyle ilişkili bütünlük bu açıdan da önemlidir. O nedenle oturmuş geleneksel ilişkilerimiz ve mekânlarımız içinde kâbuslar yaşanmazdı. Doğal olarak herkes yerini bilirdi. Kentli her birey kendi havasını solurdu. Özgürce ama o sorumluluğu duyarak. Yozlaşmadan.

4.

Kentleşme devrimi başlayıp, Avrupa’da ilk işçi ve burjuva sınıfının ortaya çıktığı değişim dönemlerinde Almanlara atfedilen bir atasözü ‘Kent havası insanı özgür kılar’ diyordu. Buradaki özgürlük feodal bağımlılıktan ve sınırlamalardan biraz da değerlerden soyutlanmaya denk düşüyordu kuşkusuz. Aynı sözden hareketle günümüz kentlerinin de insanı özgürleştirdiği söylenebilir mi? Yoksa günümüz insanı kentsel yaşama sürecinin korkunç ablukası ve baskısı içinde özgür kılacağı düşlerini de mi yitirdi? Her kent beyaz geceleri yorgan gibi üzerine çektiğinde, şefkatli bir ana gibi ayrım gözetmeksizin tüm insanını koynuna alarak renkli rüyalar görmelidir. İnsanlar o düşe katılmalıdır. İnsanların nerdeyse rüyalarını bile denetim altında tutan tektiplikler, tekdüzelikler yaşamın elbette estetik boyutunu yok edecekti. Yaşamak kâbusa dönecekti.

5.

Bir kent sivil karakterinin bolluğu oranında kimlik kazanır ve kendi insan tipini ortaya çıkarır. O kentin sokaklarından insanlar geçer. O kentin sokakları insana göredir, insana orantılıdır. İnsanlar hayata açılan adımlarla, aşkla, sevgiyle, muhabbetle elbette yer yer sıkıntıyla, husumetle, sessiz, sesli, kavgalı ama hep insani yanlarıyla, insan gerçekliğiyle; yani kendilerinden kopmadan geçerler. Bu anlamda bizim sokaklarımız besler insanı, büyütür.

Bir de çıkmaz sokaklarımız vardır. Evlerimizin kapıları daha çok oralara açılır. Ben en çok çıkmaz sokakları severim. Çıkmaz sokakları bol mahalleleri, o mahallelerde yaşamayı ne çok özlüyorum. O sokakları hep geniş bir ev gibi düşündüm. Kenarına dizilen evlerin bir ucu sokağa, mahalleye açık avlusu gibi. Evden bir kademe daha geniş olan hususi ara mekânlar, yarı mahremiyet mekânları. Sanki evlerimizin doğal uzantıları. Çıkmazda oturanlar orayı bir ortak yaşama alanı, bir ortak avlu gibi kullanırlar. Çıkmazda olmak ruhsal ve düşünsel anlamda çıkmazda kalmak değildir. Bilakis hayata ve insanlara daha problemsiz hazırlanmanın güvenli çevresel mekânlarıdır. O sokağı paylaşan her aile birbirine akrabalık ölçüsünde yakındır. Ya akrabadırlar ya da akrabayı aratmayacak ölçüde yakındırlar. Kişilikler; ev, çıkmaz sokak ve sokak süreciyle geçişlerin olabildiğince problemsiz, çatışmasız inşa edilir. Büyük kentlerde birden bire sokaklara savrularak ölümcül çalkantıların ve çatışmaların girdabına kapılıp, ne olduğunu anlayamadan kaybolan körpe gençler düşünülürse hayata hazırlanmak anlamında çıkmaz sokakların ve o eski sokakların kıymeti anlaşılacaktır. Açmadan solan, soldurulan çiçekler bizi nasıl üzmesin?

Ev bir yönüyle iç evrenimizi temsil eder. Orası bizim özel dünyamızdır. Ana kucağından ana ocağına giden süreçte çocuk ilk deneyimlerini, donanımlarını edinir. Sofalı, geniş avlulu ve bahçeli evler çocukluk evresinde varlığımız için daha geniş bir ortam sağlar. Bu modern yaşamların çocuklara öngördüğü dar mekânlarla kıyaslanamayacak genişlikte bir alandır. Bu geniş mekânlarda ve bu mekânlardaki özel, naif ilişkiler gergefinde dokunan kişiliğimiz çıkmaz sokakta akranlarımızla daha ortak, daha paylaşımcı bir uygulamaya geçer. Orası küçük ölçekte bir toplumsal ortak yaşama alanıdır. Bu kademede son derece sağlıklı işleyen bir süreçle başkasına sevgi, saygı, tahammül, paylaşım ve medeni cesaret öğrenilir. Burası bir çıkmazdır. Ama yaşam ve var olma adına çıkmazda değilizdir. Bu sokak başkası için, yolunu şaşıran kimi yabancılar için çıkmazdır. Bir de bu kapalı sokaklar anlayışsızlığa, öfkeye, nefrete, bencilliğe çıkmaz evet. Ama bu sokaklar özellikle oranın sakinleri için, sevgiye, onurlu aşklara, belki kara sevdalara, kardeşliğe, yardımlaşmaya, hoşgörüye çıkar. Özümüze, özgürlüğümüze, kendimize çıkar.

Yüzyıllar boyu süren akış bir medeniyeti yaşatır.
Sokaklara taşan işte bu akıştır.
O zaman eve sığmayan yaşam sokağa taşardı.
Sokaklardan dönüp evlere dolan bu ses bu nefesti.
O zaman sokaklarımız sesini, nefesini yitirmemişti daha.
O sesi o nefesi yeniden bulmak için haydi evimize gidelim.

Read Full Post »

Kapalı Kapılar

Bütün kapılar kapalı…
Bütün kapılar yasak!
Kendiliğinden kapattığımız kapıların arkasında öylesine yalnız, öylesine çaresiz hayatlar ortasındayız…
O kapıları açmak için mecali kalmamış kollarımızla hayata tutunmaktan yorgunuz dostlar…
‘Tembellik Hakkı’mızı kullanıyoruz sonuna kadar…
Kapalı kapılar var hayatımızda dostlar, kapalı kapılar…
Köşebaşındaki simitçiye, otobüs şoförüne, işyerindeki arkadaşımıza gülmeyen bütün kapıların kutsal koruyucusu suratımızla kapattık kendimizi hayata.
Yalnız bir kapıya benziyoruz…
Bizi açmasını beklediğimiz bir dokunuş için gözlerimizi bezgin bir imgeyle kapıya dikmiş olarak bekliyoruz… Nereye kadar?
Nicedir açmadığımız, bilerek kapattığımız, üstüne kör bir kilit vurduğumuz kapılar var…
Bazen açmaya korktuğumuz, bazen ardındakilerle yüzleşmekten çekindiğimiz kapılar…
Eski bir dostluk bazen, eskiden yapıp ettiklerimiz bazen…
Eski “biz”, eskimeyen izlerimiz…
Bir paçavra gibi fırlatıp attıklarımız…
Pişmanlıklarımız…
Usanmışlıklarımız…
Kalp kırıklıklarımız…
Kapıların ardında kalan…
Hayatımızdan uzak durmasını istediklerimiz…
Kırık kalpler senfonisinin do notası…
Cesaretimizdir bu bazen, bazen yenilgimiz…
Bazen hayretimiz, bazen isteklerimiz.
Ne çok kapıyı kapattık dostlar, ne çok kapı kapandı yüzümüze…
Nasıl kapılar açıldı, kapattıklarımızın yerine?
Masumiyeti, insafı kapatan insanlar gördüm, üzerlerine kör bir kilit taktıklarını…
Anahtarlarını da dipsiz kuyuya attıklarını…
Nice erdemin üzerine kapatılan kapıların yerine, ardına kadar zevk-ü sefanın ışıltılı kapılarının açıldığına tanık oldu bu yeryüzü…
Kendisini sevenlerin üzerine kapılar çarptı yeryüzünde kimileri..
Kimileri kendini “dünya”ya kapattı başka bir dünya için…
Dünya, yalnızca kendisi için yaşayanlara en büyük kapalı kapı oldu…
Kapattık bazı kapıları dostlar…
Kör bir kilit vurduk üzerlerine…
Şimdi açılırlar mı yeniden, en tılsımlı sözleri söylesek hani kendi kavlince?
Yahut yeni kapılar açsak, kaybettiklerimizin peşine düşsek, şaha kalksak, dağları aşsak…
Kör kilitli kapıları açmak gerek dostlar…
Biraz cesaret gerek belki…
Gerçeklerle yüzleşmeye cesaret, gerçekleri kabullenmeye cesaret…
Ve gayret, gayret…
Sevgiyle çaldığınız tüm kapıların ardına dek açılması gerek…

Read Full Post »

İnsandır Sever…

İnsandır sever… Bazen dağların ardında beliren güneşin kızıllığında, bazen bir aşkın notasız metaforunda, bazen de yaşamın en sessiz çığlığında bulur kendini… Onulmaz yaralarla yaşamak tercihidir kimisininki… Adına yaşam denilen kendi halleridir aradıkları… Sürrealist bir uğraşı andırıverir her boyutta… Bu uğraş hiç bitmez… Kimileyin hayatın en ince keman telinde bir dal gibi ‘çıt’ diye kırılıverir yüreğimiz… Kırılmaların sayısıdır önceliklerimiz… Ateşin çıtırdaması güzeldir, yüreğin değil… Mutluluğun resmini yapma uğraşına kalkışan her haddini bilmezin sırça yüreğinde duyduğu kırılmalar, sözcüklerin anlatamayacağı kadar ağır tanımlamalar gerektirir… Bir iş makinesi yorgunluğuyla yumak yumak olmuş bakışların derinliğinde insan, yüreğinin ezgisini henüz keşfedilmemiş denizlerinin uzaklığında kaybetmek ister… O kırılmaları anlatmanın güçlü girdabında kaybolmaya yüz tutmuş ötekilerin hikayesi bu kez içerden bir ses olup çıkıyor karşımıza… Dağlardan kentlere, içerden dışarıya kendi halinde bir mektuba benzer çoğu kez yazarın dili… Sevenlere…

Umut etmek güzeldir… Mavi ve güneşli bir gelecek düşüyle süslenen her resmin kendi çerçevesinden çıkma gayretine benzer umudun güzelliği… Hatıralarını yüklemiş olduğu küfesiyle çıkmakta olduğu yokuşun başında durup dinlenmek şansı bulamayanların, çoğunluk olduklarını bilerek çıktıkları bir yorulmaz hikayedir aslında bütün yaşananlar… Paramparça… Işıksız… Çıkmak, yeniden gülümseyebilmek yaşama… İlk köşe başında en çok düşlediğiniz şeyi yapabilmek hakkını ironik bir şekilde gerçekleştirebilmek… Geleceğin tapu kadastroya uğramamış sayfalarından en güzelini bulma uğraşıdır çabaları… Güneşli geleceklerin ufkunda buluşmaya kavilleşenlerin kendi hallerindÖpücüke Bedreddin olma öyküsüne yaptıkları bir göndermedir çoğu kez… Adanmış ömürlerin imbiğinden süzülüp gelen tersinmelerle dolu vedalaşmalardır eskiye… Bir kente, bir semte, olmadı bir sokağa odaklanan yaşamın özgüllüğünden çıkıp insanın kendi seyrince yollara düştüğünün resmidir olup biten her şey… Bir seyir defteri güzelliğinde Cihangir’de yeni bir boyuta taşınan kent odaklı avuç dolusu öykü… Şaşırtıcı…

Read Full Post »

Older Posts »