Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Nisan 2010

“Bilir misin, eşik cinleri yaşar Haydarpaşa Garı’nda?
Olur da bir sabah erkenden tepen atar, gözün kararır,
gidesin tutar, yüreğin sıkışıverirse;
hani olur da uykusuz bir gecenin şafağında
“gideyim ben artık buralardan” diyerek
atarsan kendini sokaklara fütursuz, plansız ve akılsızca;
yani olur da bir sabah yolun düşerse
güvercinlerin gölgelerinin vurduğu, sayısız yolcunun aşındırdığı peronlara,
bir an için dur, nefes dahi almadan bekle ve sadece dinle.
Fısıltılarını duyabilirsin. Cinler gözetler geleni gideni Haydarpaşa Garı’nda.”
Elif Şafak

“İstanbul’a öyle anlamlar yüklenir ki bazen o an Haydarpaşa cennetin kapısı gibidir, trenden inersin birden bire Boğaz çıkıverir karşına, Hasan Sabbah’ın cennet bahçelerine dalarsın sanki. Bazen de İstanbul’un acil çıkış kapısına dönüşür yorgun düşenler için. Her güzellik sıkıverir bazen insanı, bazen de fazla naz aşık usandırır, İstanbul pek nazlıdır. Ulaşmaya çalışırsın, anlamaya çalışırsın olmaz öyle hemen yanaşmaz sana, ekmek istersin, aşk istersin hazır bir lokma gibi koymaz önüne… O zaman küser, acil çıkış kapısı Haydarpaşa’dan kaçarsın… İşte İstanbul kaçtığın yerde yakalar seni orada anlarsın her şeyi. Geri döndüğünde acil çıkış kapısı, cennetin kapısı olmuştur yine.”
Alaattin Timur

“Haydarpaşa Garı
‘kara trende demli çay
sarma tütünde türküler
sazımda Nazım Hikmet
yine memleket
yine memleket ‘”
Funda Bahçeci

“Bir bilinmeyene başladı yolculuk,
Haydarpaşa treninin son vagonunda…
Her bir istasyonda koşuşan insanlar,
Her insanda ayrı bir telaş var.
……..
Bu ne telaş.. Bu ne kovalamaca..
Ha bir an önce, ha bir an sonra..
Mutlaka ama mutlaka..
Herkesin ineceği tek noktadır
O son istasyon…. Haydarpaşa”
Ferah Yılmaz

“ İstanbul’un kapısı hala Haydarpaşa’dır. Bir şehir nereye kapı açar, bir şehrin neresinde kapı açılır diye aklınıza getiriyorsanız, Haydarpaşa’da karar kılmanız kaçınılmaz olacaktır. Trenden inersiniz, gar binasından geçersiniz ve  merdivenlerde bir an durup bakarsınız, işte o an kapıda geçtiğiniz andır, size  uzaktan bakan biri, bu şehre kaçıncı kez geldiğinizi, kaçıncı kez  o kapının  hayatınızın bir sınırı olarak ardınızdan kapandığını anlayabilir..” der Haydar Ergülen Express dergisinin tozlu sayfalarında..

Haydarpaşa garında

1941 baharında

saat on beş.

Merdivenlerin üstünde güneş

yorgunluk

ve telâş.

Evet, yalnızca İstanbul’u Türkiye’nin dört bir yanına bağlayan garın adı değildir Haydarpaşa… Bir anlamda İstanbul’a dair umutların, hayallerin başladığı ya da tam tersine sona erdiği bir büyük kapıdır… Bazen “İstanbul seni yeneceğim” diyerek bir film karesinden fırlamış insanlar geçer bu kapıdan elleri bavullu, bazen büyük bozgunun ardından sessiz ama telaşlı bir kaçış yolculuğu başlar buradan bilinmeyen kentlere doğru. Tayinleri çıkanları, sürgünlere gidenleri, köye geri dönüşleri, okumaya gelenleri hep bu kapı karşılar, bu kapı yolcu eder..

Oysa macera çok daha büyük yolculukların düşüyle başlamıştı geçen emperyal yüzyılda… Sıcak sulara inme heveslisi batılıların Berlin-Bağdat hattı projesinin bir parçası olarak tasarladıkları Anadolu etabının başlangıç noktası olan Haydarpaşa Garı’nın şimdiki binasının yapımına 1906’da başlanmıştı… Klasik Alman mimarisini yansıtan bu görkemli yapı 19 Ağustos 1908 tarihinde bitti. O tarihten itibaren Haydarpaşa Garı, çok renkli bir tarihe, savaşlara, bozgunlara, devrimlere, törenlere, cenazelere sahne oldu.. Ayrılıkların, kavuşmaların, hüzünlerin, sevinçlerin karelerine ev sahipliği etti 32 kısım tekmili birden… “Memleketimden İnsan Manzaraları” şiirinin dizelerinden fırlamış gibi duran işçiler, köylüler, askerler, maceraperestler, gezginler, kaşifler, casuslar, hacılar, politikacılar, işadamları, öğrenciler, memurlar, turistler hep bu kapıyı kullandılar her iki yönde de..

Garın saati on beşi sekiz geçiyor.

I5:45’de kalkar bu tren

Üçüncü mevki bekleme salonunda

oturup

dolaşıp

uyuyorlar yüzükoyun

Tüm bu yaşam döngüsünün soluk soluğa temposuna bir asırdır ev sahipliği yapan Haydarpaşa Garı, mimari açıdan oldukça özgün unsurlara sahiptir aslında… Temelindeki kazıkları, tasarımı, çinileri ve kalemişi süslemeleriyle tarihin soluk yapraklarından günümüze dek gelen bir armağan gibi bekler İstanbul’un o bir zamanlar denize yenilmiş Asya kıyılarını…

Evet, Haydarpaşa Garı’nın bulunduğu alan 1903 yılına kadar denizle kaplıydı. İlk Haydarpaşa gar binası bugünkü Çayırbaşı köprüsünün bulunduğu yerde 1872 yılında yapıldı. Zamanla bu bina yetersiz kalınca, Abdülhamit döneminde Alman ”Anadolu-Bağdat Şirketi” Haydarpaşa liman ve gar inşaatı ve işletmesi ile görevlendirildi.

İlk olarak 1899 yılında limanın dalgakıranının inşasına başlandı ve şirket tarafından üzerine Abdülhamid’in tahta çıkışının 25. yıldönümü anısına bir sütun yapıldı. Üstündeki deniz fenerleri mühendis Mustafa Lütfi’nin, dalgakıran ise mimar Valöri’nin eseri olup, liman1902’de Abdülhamit’in doğum gününde törenle açılmıştı. Gar binasının projesini ise Otto Ritter ve Helmut Cuno isimli iki mimar yapmıştır. İtalyan ustalar ve mühendislerin çalıştığı garın inşaatı 1906’dan 1909’a kadar sürmüştür.

Başlangıçta 2525 metrekare arsa üzerine kurulan bu alan günümüzde 3836 metrekare’ye yayıldı. Her biri 21 metre uzunluğunda 1100 ahşap kazığın buharlı şahmerdan ile denize çakılması ile temeli atılan bina, subasman seviyesine kadar Hereke’den getirilen açık pembe taşlarla yükselir. Zemin kat ve asma katlarda kullanılan taş cephe kaplaması açık nefti renkte Bilecik-Osmaniye’den çıkarılan Lefke taşıdır. Bu taş orta sertlikte kolay işlenebilen bir kumtaşıdır. Kuzey cephesi (Selimiye tarafı) yer yer taş kaplama ve sıvayla örtülüdür.

Haydarpaşa gar binası neo-rönesans stilinde olup klasik bir Alman mimari örneğidir. Binanın planı; batı cephesi kısa, doğu cephesi uzun ”u” şeklindedir. Bu ”u” planının ortasında geniş koridorlar ve koridorların iki tarafında geniş ve yüksek tavanlı odalar sıralanmıştır. Odaların kapılarında kimi içerden kimi de dışarıdan açılan gözetleme delikleri vardır. Bugün sadece permi odasının tavanında kalan özgün kalemişi süslemelerde demiryolunun simgesi kanatlı tekerlek motifleri resmedilmiştir.  Haydarpaşa gar binasının çatısı ahşap olup alman mimarisinde çok kullanılan dik çatı şeklindedir ve üzeri arduaz kaplıdır.

Haydarpaşa Garı’nın doğu kanadında bulunan gar lokantasının çini panoları Mehmet Emin Usta’nın eseridir. Bina, 1917 yılında yapılan sabotajda cephelere sevkedilen cephanenin infilakı sonucu büyük hasar gördü, kuleleri yandı ve yüzlerce asker öldü. 15 Kasım 1979’da dalgakıranın biraz açığında ”İndependanta” adlı Romen tankerinde meydana gelen patlamada binanın camları ve tarihi vitrayları parçalandı. Zamanla yıpranan dış cephe 1973-1981 yılları arasında restore edildi ve cephe kaplamasının yaklaşık yüzde 80 oranında yıpranan kesimi yenilendi.

Denizde balık kokusuyla

döşemelerde tahtakurularıyla gelir

Haydarpaşa garında bahar.

Sepetler ve heybeler

merdivenlerden inip

merdivenleri çıkıp

merdivenleri tutuyorlar

Balıkçıları, martıları, gemileri ve oluk oluk akan insanlarıyla tamamlanan bir İstanbul tablosudur Haydarpaşa… Ancak paranın küresel egemenliğine onun da ne kadar direneceğini hüzünle merak etmekten kendini alamıyor insan…

Evet, bugünlerde tam bir “megalo-money” inadıyla bir talan yapbozuna sahne olan İstanbul’da toprağın altında üstünde ne varsa delik deşik edilmekte binlerce yıllık tarihle alay edercesine… Galataport’lar, Dubai kuleleri, üçüncü köprü projeleri derken sıra Haydarpaşa’ya geldi… Daha büyük rantlar uğruna yıkılması ya da en azından işlevsizleştirilmesi gündeme gelen bu tarihi gar da kentin siluetini değiştirecek  girişimlerden payını alacak gibi görünüyor…

Unutmayalım ki Haydarpaşa Garı İstanbul’un siluetinin ayrılmaz bir parçası, kentin kültürel belleğidir… Eğer dünyanın kültür başkenti olan bu kent bir gün belleğini yitirecekse, bunun sorumluluğundan hiçbirimiz kurtulamayız..

Read Full Post »